|
|
| |
 |
| |
|
SİYER / İSLAM
TARİHİ
|
Siyer
ve Siyer-i Nebi |
|
İslam'dan
Önce İnsanlığın
hali |
|
Mekke
Sehri ve Yüce Kâbe |
|
Peygamberimiz
(A.S) Dünyaya
Geliyor |
|
İlk
Vahiy...Peygamberlik ve İslam Dininin
Gelişi |
|
Medine
Devri |
|
Bedir
Savaşı |
|
Uhud
Savaşı |
|
Hendek
Savaşı(M. 627- H.6) |
|
Mekke'nin
Fethi(M. 630- H.9) |
|
Ve
Dünyadan Ayrılıyor(M. 632 - H. 12 Rebiul
Evvel) |
|
Peygamberimiz
Hazreti Muhammed Mustafa
(S.A.V) | |
|
|
| |
|
SİYER VE SİYER-İ NEBİ |
 |
|
Siyer, manen tutulan yol ve gidiş
mânâlarını taşıyan sîret kelimesinin çoğuludur.
Hazreti Adem Aleyhisselâmdan Fahri Kâinat
Efendimize kadar gelen peygamberlerin; insanları
hak yola çağırmak için vazifelerini nasıl
yaptıklarını, bu uğurda ne gibi güçlük ve
tehlikelere göğüs gerdiklerini anlatan ilme
İslam Tarihi veya Siyer-i Enbiya
(Aleyhimüsselam) denir. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın hayatı ve mukaddes vazifesi
sırasında gösterdiği gayretleri anlatan ilme de
Siyer-i Nebî denir. Kısaca, İslâm Tarihi umumî
bilgileri, Siyer-i Nebî ise Peygaberimiz
Aleyhisseiâmın (ay senesiyle) 63 yıllık hususî
tarihini anlatır. İslâm
Tarihinin bir şubesi olan Siyer ilmi,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın yaptıkları,
buyurdukları ve kabul ettiklerini bildirmesi
bakımından Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelâm ve Ahlâk
gibi bütün İslâmî ilimlerin Kur'an-ı Kerîm'den
sonra en büyük kaynağıdır. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın hayatında dinî, siyasî, askerî,
içtimaî ve ahlâkî bütün hükümleri ve bilgileri
bulmak mümkündür. Bu bakımdan da Siyer ilminin
derecesi ve önemi büyüktür
|
|
|
İSLAM'DAN
ÖNCE İNSANLIĞIN
HALİ |
 |
|
Peygamberimiz
Aleyhisselâm İslâm Dinini insanlara bildirmek
vazifesiyle gelmezden önce, insanlık âlemi iki
büyük devletin tesiri altında yaşıyordu. Bunlar
Peygamberimizin memleketi olan Arabistan
Yarımadasına komşu bulunan Bizans ve İran
Devletleri idi. Yine insanların inandıkları,
yolunda gittikleri dinler arasında
Hıristiyanlık, Musevîlik mecusîlik ve
putperestlik hüküm sürüyordu. Fakat
Bizanslıların, Romalıların inandıkları din olan
Hıristiyanlık, İncil'in eski devirlerden beri
değiştirilip aslından uzaklaşılmasıyla İsa
Aleyhisselâmın getirdiği şeriatla büyük ölçüde
ilgisini kesmişti. Üstelik Roma medeniyetinin
putperestliği, kötü ahlâkı, her türlü
perişanlığı da dinî inançlara karıştırılmış, iş
çığırından çıkmıştı. Papazların şahsî
düşüncelerine göre, din hükümleri çıkarttıkları,
para ile Cennet sattıkları, günahkârları afvetme
gibi hayâllere daldıkları Hıristiyanlığın bir de
üçlü ilâh sapıklığına bulaşmasıyla da hak dinle
uzaktan yakından hiç ilgisi
kalmamıştı. Yahudilerin sahip çıktığı
Musevîlik ise, yine bu milletin kendi
sapıklıklarını din içine sokmalarıyla, Musa
Aleyhisselâmın getirdiği şeriattan uzaklaşmıştı.
Yahudiler, kendi peygamberlerinden sonra yeni
bir şeriatla gelen İsa Aleyhisselâma düşmanlık
yapmakla da hak yoldan tamamiyle mahrum
olmuşlardı. İranlılar da, Mecusîlik adı
verilen ateşperestlik yani ateşe tapma gibi
sapık bir dinin içindeydiler. Araplar ise
putlara tapıyorlardı. Bu arada komşuları olan
Hıristiyan ve yahudi milletlerin tesirinde
kalarak bu dinlere girenleri de vardı. Ancak
bunlar, putperest Araplara göre oldukça az, bir
kısım kabilelerdi. Zaten putperest düşünce ve
davranışlar, Hıristiyanlık ve yahudilik gibi
diğer dinler içerisine de girmişti. Araplar
içerisinde İbrahim Aleyhisselâmın şeriatı
üzerine devam eden, Allahü Teâlâ'nın birliğine
iman eden "Hanifler" de vardı. Ancak bunlar
adetleri belli olacak kadar az bir sayıdaydılar.
Araplar ahdine vefâ göstermek, müsafire ikramda
bulunmak, sünnet olmak, tırnak kesmek gibi
Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail'den kalma bazı
sünnetleri de yapıyorlardı. Ne var ki, hak din
üzere olmadıkları için cahillik onları esir
etmişti. Cehaletin getirdiği kötülükler
içerisinde, kabileler arasında kan davaları
sürüp gidiyordu. Sadece haram ay sayılan Receb,
Zilkade, Zilhicce ve Muharrem denilen dört ayda
harbi bırakıyorlardı. Kabileler halinde idare
olunduklarından, Kabe'de her kabileye ait olmak
üzere 360 adet put doldurulmuştu. Kurulan
panayırlarda, yaşayış şartlarından çok ileride
edebiyat yarışmaları yapılıyor, şairler ve
hatipler insanları hayli tesir altında
tutuyordu. İnsan hakları ayak altına alınmış,
güçlüler zayıfları eziyor, köleler ve esirler
içler acısı bir halde yaşıyor, kadınlara önem
verilmiyor, kız çocukları geçim sıkıntısı veya
damat ayıbı korkusuyla diri diri toprağa
gömülüyordu. Ahlâksızlık her tarafı
kaplamıştı. İşte gerek Arabistan
Yarımadası'nın içine düştüğü cahillik, gerekse
Bizans ve İran Devletlerinin hüküm sürdüğü
yerlerdeki sapıklık ve ahlâksızlık, birbirinden
aşağı kalır şekilde değildi. Bütün insanlık
âleminin karanlık bulutlar altında ve karışıklık
içerisinde yaşadığı bir devirde, onları bu alçak
ve bayağı hayattan kurtarıp ebedî kurtuluş ve
saadete ulaştıracak bir Peygamber bekleniyordu.
Hıristiyan ve yahudilerin mukaddes kitapları
böyle bir peygamberin geleceğini, zamanının
yaklaştığını bütün alâmetleri ile müjdeliyordu.
Bu peygamberin Hazreti İbrahim soyundan, Mekke
taraflarından çıkacağına dair bilgiler
veriliyordu. |
|
|
|
|
MEKKE SEHRİ VE
YÜCE KÂBE |
 |
|
Mekke Şehri ve
Yüce Kâbe İslâm Tarihinde mukaddes Mekke şehri ve
içerisinde bulunan Mescid-i Haram ve onun içinde
yüce Kâbe büyük ve önemli bir yer tutar. Çünkü
bu şehirde birçok peygamberin vazife yapması,
Kabe'nin, müslümanların kıblesi olması, İslamda
hac ve tavaf ibadetlerinin bu şehire tahsis
edilmesi, daimi olarak Mekkeye, dinî bir merkez
vasfı kazandırmıştır. Her taraftan gelen
hacıların, ziyaretçilerin kestikleri kurbanlar,
yaptıkları alış-verişlerle mühim bir ticaret
merkezi olan Mekke, Kâbe ile de manevî merkez
sıfatını hiç kaybetmemiştir. Kabe'yi , Allahü
Teâlâ'nın emriyle önce Melekler, sonra Hazreti
Adem ve ve Şit Aleyhisselam; peygamberlerden son
olarak da İbrahim Aleyhisselam ile oğlu Hazreti
ismail inşa etmişlerdi.. Daha sonraları
insanların ortak çalışmalarıyla zaman zaman
yeniden yapılmış, tamir ve değişiklikler
görmüştür.
Kâbede Mübarek
Vazifeler
Kabe'deki mukaddes
vazifeleri eskidenberi yapan ve ellerinde tutan
Araplar, bunları büyük bir şeref olarak kabul
ederlerdi. Bu vazifeler arasında en mühimleri;
Kabe'nin anahtarlarını elinde tutmak olan
Hicâbet Zemzem suyunu ve hacıların su işlerini
idare etmek olan Sikâye; ziyaretçileri
barındırma ve müsafirlik işlerini ayarlamak olan
Rifâde'dir. Bu şerefli vazifeleri Peygamberimiz
Aleyhisselâmın soyuna mensup kimseler yapıyordu.
Hatta Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in,
kaybolan Zemzem kuyusunu ve suyunu bulması büyük
bir hizmet olmuş, itibarını da çok
artırmıştı.
Fil Vak'ası (M.
571)
Mekke'nin manevî ve ticarî bir
merkez halinde olması, Kâbe sebebiyle her
taraftan insanların oraya akın ederek saygı
göstermeleri, zaman zaman bazı hükümdarların
dikkatlerini çekiyor, bunu önlemek için düşmanca
fikirlere itiyordu. Habeşistan Devletinin Yemen
Valisi olan Ebrehe de, insanları Kâbe
ziyaretinden vazgeçirmek, Mekke'nin ağırlığını
ortadan kaldırmak için San'a şehrinde Aklis veya
Kulleys adında büyük bir kilise yaptırdı.
insanların Kabe'yi bırakıp buraya gelmelerini
sağlamak istedi. Ancak başaramadı. Üstelik
Arapların bu kiliseye hakaret ettiklerini
görünce, Mekke'ye yürüyüp Kâbe'yi yıkmak
çılgınlığına düştü.
Ebrehe'nin Kâbeye
Saldırması Ebrehe, hazırladığı büyük bir
ordu ile Mekke üzerine yürüdü. O zamanın
âdetince uğur sayılan ve bugünün tanklarının
yerini tutan büyük Mahmudî Fil'ini de ordusunun
önüne kattı. Bu sebeple hâdise, tarihte Fil
Vak'ası adıyla anılmıştır. Kabileler halinde
dağınık yaşayan Araplar, yer yer Ebrehe'nin
ordusuna karşı koymaya çalıştılarsa da, onu
önleyemediler. Ebrehe'nin keşif için ileriye
gönderdiği askerleri de, Mekke'lilerin nesini
buldularsa, yağmalayıp
getirdiler. Mekke'lilerden bir sulh hey'eti,
Ebrehe'ye gittiler ve mallarının geri
verilmesini istediler. Hey'etin başında, o zaman
Mekke şehrini idare eden Kureyş kabilesi reisi,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın dedesi
Abdülmuttalip bulunuyordu. Yağmalanan mallar
arasında, onun da 100 devesi vardı. Ebrehe,
onların bu isteğine şaşırdı: -"Ben, Kabe'yi
yıkmak için geliyor ve bundan vazgeçmem için
rica etmenizi bekliyorken, siz develerinizin
derdine düşüyorsunuz?!" dedi. Böylece onları
aşağı düşürmek istedi. Fakat
Abdülmuttalip: -"Ben, develerin sahibiyim ve
onları istiyorum. Kabe'nin ise asıl sahibi var.
O'nu O Yüce sahibi korur!" diye cevap
verdi. Ebrehe, yağmalanan malları geri
verdikten sonra, ordusunu ve şöhretli filini
Mekke üzerine yürüttü. Abdülmuttalib ise,
Kabe'nin kapısına yapışıp göz yaşları ile duâ
ettikten sonra halkı dağlara çekerek olacakları
ibretle beklemeye başladı. Ebrehe, koca filinin
Mekke üzerine gitmemekte direndiğini,
ayaklarının kumlara saplanıp kaldığını, başka
tarafa çevrildiği zaman koşarak yol aldığını
görünce, küplere bindi. Bu sırada, Ebrehe ve
askerleri Kur'an-ı Kerîm'in Fîl Sûresi'nde
bildirildiği üzere, hiç beklemedikleri bir şeyle
karşılaştılar. Bir anda gökyüzünü kaplayan
Ebabil kuşları, ağızlarında ve ayaklarında
taşıdıkları küçük kızgın taşları düşman
askerlerinin üzerine atıyorlar, bir nevi Ebrehe
ordusunu havadan bombardıman ediyorlardı.
Böylece koca ordu neye uğradığını şaşırdı, yara
bere içinde perişan oldu. Çok az kişi kaçabildi.
Onlar da aldıkları yaranın tesiriyle kısa zaman
sonra öldü. Ebrehe de canını zor kurtarıp
Yemen'e döndü ise de, çok geçmeden O da orada
öldü. Kabe'nin sahibi Kabe'yi işte böyle
korumuştu. |
|
|
|
|
PEYGAMBERİMİZ
(A.S) DÜNYAYA
GELİYOR |
 |
|
Peygamberimiz
(A.S) Dünyaya Geliyor (17 Nisan 571-12
Rebiulevvel)
Fil Vak'ası, milâdî 571 senesinde meydana
gelmiş, o sene de "Fil Yılı" adıyla Araplar
arasında bir çeşit tarih başlangıcı sayılmıştı.
İşte bu hâdiseden 52 gün sonra, Nisan ayının
17'nci, Rebîulevvel ayınım 12'nci Pazartesi
gecesi sabah olurken Mekke'de Haşim Oğulları
mahallesinde, âlemlere rahmet olan iki cihan
güneşi, son peygamber Muhammed Mustafa
Aleyhisselâm, tek bir inci gibi dünyaya geldi. O
sabah âlem başka bir âlem oldu, bütün cihan nur
ile doldu, kâinat muradına
erdi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğduğu
gece bir çok mucizeler meydana geldi. Mübarek
sırtının iki küreği arasında, kalbinin hizasında
Peygamberlik mührü vardı. Melekler validesini
tebrike geldi. Kabe'deki ve civardaki putlar
yüzüstü yere serilmiş halde bulundu.
Hükümdarların sarayları sarsıldı, direkleri
yıkıldı. Mecûsilerin bin seneden beri devamlı
yanan ateşleri söndü, iran'da Sâve Gölü kurudu,
bin yıldır kurumuş olan Semâve vadisi sularla
dolup taştı. İnsanlar, büyük bir hâdisenin
başladığını anladı. Çünkü bu mucizeler,
hükümdarların saltanatının yıkılışını, dünyadaki
küfür ateşlerinin sönüşünü, bâtıl dinlerin,
sapık inançların kuvvetinin kuruyuşunu haber
veriyordu. Peygamberimizin Yüce
Soyu Peygamberimiz Aleyhisselâmın yüce
soyu, İbrahim Aleyhisselâmın oğlu Hazreti
İsmail'e dayanır. Babası Kureyş'in Haşim
Oğulları sülâlesinden Abdulmuttalib'in oğlu
Hazreti Abdullah'dır. Annesi ise, Zühre
Oğulları'ndan Vehb'in kızı Hazreti Âmine'dir.
İkisi de Mekke'li olmakla birkaç göbek yukarıda
soyları birleşir. Hazreti Abdullah,
Peygamberimiz daha ana rahminde iken, doğumundan
iki ay evvel Suriye seyahatinden dönerken
Medine'de 25 yaşında vefat etmişti. Bu sebeple
Efendimiz doğuştan öksüz olarak
doğdu. Doğduğunda Muhammed ve Ahmed isimleri,
daha sonra Mahmud ve Mustafa isimleri verilen
Fahri Kâinat Efendimize, babasından miras olarak
beş deve, bir sürü koyun, Ümmü Eymen adında
Habeşli bir cariye ve doğduğu kutlu bir ev
kalmıştı. Sütanneye Verilmesi (M.
571) Mekke'nin havası yeni doğan
çocuklara ağır geldiği ve onların daha güzel dil
öğrenmeleri için, civar yaylalardan gelen süt
analarına verme âdeti vardı. Bu âdet üzere
Mekke'ye yine bir çok kadın gelmiş hepsi birer
çocuk almışlardı. Bunların içinde merkebinin çok
kötürüm olması sebebi ile Halime bir çocuk
alamamıştı. Kendisine Peygamberimiz Aleyhisselâm
teklif edilince de, yetim olması sebebiyle pek
kârlı bir iş olmaz diye düşünmüş, fakat sonradan
aldığına çok sevinmişti. Çünkü O'nun gelmesiyle
evinde malında bereket artmış, her şeylerine
bolluk gelmişti. Hazreti Halime ve kocası ondaki
üstün vasıfları sezerek bir şey olmaması için
üzerinde titrie-mişlerdi. Sütanne,
Annesine Teslim Ediyor
(M.575) Peygamberimiz Aleyhisselâm beş
yaşma basıncaya kadar, bu aile içerisinde
kalmış, süt kardeşi Şeyma ile beraber
büyümüştür. Daha sonra Hazreti Halime getirip
validesine teslim etmiştir. Peygamberimiz
Aleyhisselâm süt annesine karşı hayatı boyunca
hürmet ve ikramda bulunmuştur. Süt kızkardeşi
Şeyma'ya karşı da nasıl vefakâr davrandığı
Huneyn savaşı sonunda
görülmüştür.. Annesini Kaybediyor (
M.577) Peygamberimiz Aleyhisselâm, süt
anasından geldikten sonra iki sene annesi ile
beraber kaldı. Hazreti Âmine, oğlu ve kölesi ile
beraber Medine'ye gidip Hazreti Abdullah'ın
kabrini ziyaret etmek istedi. Bu maksatla yola
çıktılar, Medine'ye ulaştılar. Ziyaretlerini
yaptıktan sonra, geri dönerken Medine
yakınlarındaki Ebvâ köyünde hastalanan Hazreti
âmine 21 yaşında vefat etti. Dedesinin
Himayesinde (M.577) Babasından sonra,
altı yaşında anasından da yetim kalan
Peygamberimiz Aleyhisseİâm'ı kölesi Ümmü Eymen
Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim
etti. Validesinin vefatından sonra
Peygamberimiz Aleyhisselâm, dedesi
Abdulmuttalib'in yanında kaldı. Hizmeti ile
cariye Ümmü Eymen uğraştı. Ebû Talibin
Yanında (M.579) Peygamber Efendimiz, İki
sene geçip sekiz yaşına geldiği zaman, dedesi
Kureyşin reisi Abdülmuttalipde vefat etti. O
vefat ederken oğulları içinde Ebû Talib'e,
yeğenine bakmak vazifesini verdi. Amcası Ebû
Tâlib, ona baba yakınlığı gösterir ve diğer öz
oğullarından daha iyi bakar, her şeyden
esirgerdi. Çünkü Peygamberimizin; evinin,
malının bereketi olduğunu görüyor, kendisindeki
ileriye ait halleri seziyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm bir müddet amcasının koyunlarını
güderek, amcasına yardımcı olmuştur. 1.
Şam Seyahati (M.583) Peygamberimiz
Aleyhisselâm 13 yaşına girdikleri zaman, ilk
defa Mekke dışına seyahat etme imkanını
buldular. O devirlerde Kureyş kervanları ticaret
için yazın Şam tarafına, kışın da Yemen tarafına
giderlerdi. Peygamberimizin amcaları da Kureyş
kabilesinin önde gelen kişileri olarak zaman
zaman bu kaafilelere katılırlardı. Efendimiz
(A.S) de amcaları ile beraber başka ülkeleri
görmeyi razu ediyor ve bunu amcası Ebû Talib'e
söylüyordu. Ebû Tâlib, yetim yeğenini
yanından ayırmak istemiyor, O'nun başına bir şey
gelir korkusuyla ne bırakmakta, ne de götürmekte
karar kılabiliyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın kendisiyle gelmek istemesi
karşısında, Efendimiz (A.S) 13 yaşında iken
Suriye'ye giden Şam ticaret kervanına
katıldılar. Kaafilenin yolu Şam yakınındaki
Busra kasabasına uğradı. Buradaki kilisede
vazifeli, gelip geçen yolcularla ilgilenen
Bahira adındaki rahibin, kervanı takip eden bir
bulut ve kervanda gördüğü genç bir çocuk
dikkatini çekti. Mukaddes kitaplarda okuyup,
vasıflarını gördüğü ve gelmesinin yaklaştığını
sezdiği son peygambere ait bildiklerini, bu genç
çocukta gördü. Rahib Bahira, Fahri Kâinat
Efendimize, Arapların en büyük putları Lat ve
Uzza'nın adına yemin vererek bazı şeyler sordu.
O'nun bunlara yemin etmekten hoşlanmadığını
gördü. Nihayet Efendimizden rica ederek sırtını
açtırdı ve O'nda gördüğü peygamberlik mührünü
edeple öptü. Sonra Ebû Talib'e yanındaki çocuğun
geleceği hakkında bildiklerinden anlatarak,
Şam'a gitmemelerini istedi. Çünkü orada
yahudilerin, O'ndaki vasıfları görerek,
hasedlerinden bir kötülük yapmalarından
korkuyordu. Ebû Tâlib de mallarını Busra'da
satıp alacaklarını temin ederek oradan geri
döndü. Yemen Seyahati (
M.583) Peygamberimiz Aleyhisselâm 17
yaşında da, diğer amcaları Zübeyr ve Abbas'ın
yanında Yemen ticaret Kaafilesine katılarak bu
ülkeye gidip geldi. Bu yolculukta da kendisinde
büyük haller görüldü. Araplar arasında şan ve
şerefi iyice yükseldi
Hılfülfudul Cemiyeti ve
Andlaşması (M. 591 ) Cahilliyet devrinde
Arap kabileleri arasında kan dâvaları, iç
savaşlar eksik olmazdı. Yalnız dört haram ay
olan Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'de
savaşmak haram kabul edilirdi. Eğer bu aylarda
da, savaş yapılırsa, buna Ficar Savaşları adı
verilirdi. Kureyşliler ile Havazin kabilesi
arasında çıkan ve dört yıl süren böyle bir Ficar
Harbine, Peygamberimiz Aleyhisselâm da 20
yaşında iken amcalarıyla beraber katılmıştır.
Kureyş'in haklı olduğu bu savaşta, Efendimiz
(A.S) hiç kimsenin kanını dökmemiş, bir ok bile
atmamıştı. Ancak, düşmanı oklarını toplayıp
amcalarına vermişti. Peygamberimiz
Aleyhisselâm 20 yaşında iken, Mekke'de yerli ve
yabancı herkesin can ve mal emniyetinin
korunması, asayişin sağlanması, adaletin
işlemesi gibi hususlara sahip çıkan "Hılfulfudul
= Fadılların Yemini" adıyla anılan cemiyette
bulunmuş, amcalarıyla beraber kurucuları
arasında yer almıştır. 2. Şam Seyahati (M.
595) Efendimiz, amcalarının yanında
ticaret hayatını öğrenmiş ve bu işle uğraşmaya
başlamıştı. Eskiden beri kavmi arasında akıl,
zekâ, kabiliyet ve doğruluğu ile biliniyordu. Bu
sebeple herkese emniyet ve güven verdiği için
kendisine "Emîn" lâkabı verilmişti. Kureyş'in
zengin kadınlarından, yüksek ahlâkı ve
yardımseverliği ile tanınmış dul bir hanım olan
Hatice, bazı kimselere sermaye ve yardımda
bulunarak ortak ticaret yapardı. İlk kocasının
ölümünden sonra, kendisi ile evlenmek isteyenler
hayli fazla olduğu halde, hiçbirini kabul
etmemişti. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğruluk
ve dürüstlüğünü duymuş, kendisine sermaye
vererek kölesi Meysere ile beraber Şam'a büyük
bir ticaret kervanı
kaldırmıştı. Peygamberimiz Aleyhisselâm bu
seyahatinde Şam'a varmadı. Rahib Bahira'nın
ölümünden sonra yerine geçen Rahib Nastura,
O'ndaki alâmetleri sezerek bir zarar gelmemesi
için, mallarını Busra'da sattırdı. Üç ay süren
bu yolculuktan çok büyük bir kârla Mekke'ye
dönen Peygamberimiz Aleyhisselâm, Hatice'nin
dikkatini çekti. Çünkü O'nun doğruluğu
sayesinde, o zamana kadar görülmemiş bir kâr
elde etmişti. Hazreti Hatice ile izdivacı
(M.596) Hatice, elde ettiği büyük
kazançlardan çok, Peygamberimizin doğruluğuna ve
üstün vasıflarına hayran kalmış, araya konulan
vasıtalarla evlenmişlerdi. Nikâhları kıyıldığı
zaman Peygamberimiz Aleyhisselâm 25, Hatice
validemiz ise 40 yaşında bulunuyordu.
Birbirinden memnun olarak 25 sene mes'ut bir
hayat sürdüler, çocuklarını büyüttüler,
insanlara örnek oldular. Bu 25 senenin 15 yılı
Peygamberlikten önce, 10 yılı da Peygamberlik
devrinde geçti. Peygamberimiz Aleyhisselâm,
kendisine yapılan bir çok tekliflere rağmen,
Hazreti Hatice'nin sağlığında başka bir kadın
almadı. İbrahim isimli oğlundan başka bütün
çocukları Hazreti Hatice'den dünyaya
geldi. Hakem Seşilmesi (M.
606) Kureyşliler bir ara, yağan yağmurlar
ve çıkan yangınlardan hayli zarar görmüş olan
Kabe'yi yeniden yapmaya, tamir etmeye
başlamışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm da bu
çalışmaya katılmış, mübarek omuzlarında taşlar
taşımıştı. Her iş bitip sıra Hacer-i Es'ad'ın
yerine konulmasına gelince, kabileler arasında
andlaşmazlık çıktı. Çünkü herkes bu mübarek taşı
yerleştirme şerefini başkasına kaptırmak
istemiyordu. Dört beş gün devam eden
çekişmeler sonunda, iş iyice alevlendi ve
kabileler arasında savaş çıkmasına kadar vardı.
Mekke'nin kana bulanacağını gören ve endişeye
kapılan yaşlı bir Ku-reyşli bir fikir ortaya
attı. Buna göre herkes bekleyecek , Harem-i
Şerife ilk girecek kişi hakem seçilecekti. Bu
fikir herkes tarafından beğenildi. Bir müddet
sonra Fahri Kâinat Efendimizin çıkıp geldiğini
gören insanlar, hep birden sevindiler,
rahatladılar. Çünkü O'na, doğru ve adaletli
davranışından dolayı "Emîn" lâkabını kendileri
vermişlerdi. Peygamberimiz Aleyhisselâm
kendisinden beklenen şekilde, herkesi
yatıştıracak bir usûl buldu. MübareK hırkasını
yaygı yaparak ortasına Hacer-i Es'ad'ı
yerleştirdi. Yaygının uçlarından, her kabilenin
büyüklerine tutturdu. Böylece hep beraber
mukaddes taşı kaldırdılar, yerine getirdiler.
Yerleştirileceği sırada, Peygamberimiz
Aleyhisselâm mübarek ellerine aldı ve yerine
koydu. Peygamberimizin 35 yaşında iken yaptığı
bu hakemlik ile, büyük bir andlaşmazlık çözüldü,
kan dökülmesi önlenmiş oldu. O'nun bu güzel
hareketi ile, Kureyşliler kendisine daha çok
hayranlık duydu, içlerindeki sevgi arttı,
böylece itibarı yükseldi. |
|
|
|
|
İLK
VAHİY...PEYGAMBERLİK VE İSLAM DİNİNİN
GELİŞİ |
 |
|
İlk
Vahiy...Peygamberlik ve İslam Dininin Gelişi
(M.610) Bütün insanlık kara bir cehalet, akla
hayale gelmez sapıklıklar içinde yüzüyordu. Akıl
sahipleri ve tevhid inancı içinde olan çok az
bir gurup insan, âlemi aydınlatacak hakikat
güneşinin yakında doğacağını anlıyorlar,
söylüyorlar ve dört gözle bekliyorlardı.
Mekke'de bulunan tevhid inancına sahib Hanifler
de, Hıra Dağı, (diğer adılya Nur Dağı)'ndaki
özel yerlerine, mağaralara çekilip Allahü
Teâlâ'ya ibadet ile
uğraşıyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm da
Ramazan ayı gelince, yanına zeytin, su ve kuru
ekmekten meydana gelen azığını alır, orada
inzivaya çekilir, Allahü Teâlâ'ya ibadete
dalardı. Bu ibadeti, olanlardan ibret almak,
hakikati düşünmek, iç âleminde murakabeye varmak
şeklinde oluyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
40 yaşına girdiği zaman kendisine Nebîlik, 43
yaşında ise Rasüllük geldi. Nebîlik doğru
rüyalarla başlamıştı ki, altı ay müddetle
rüyasında gördükleri aynen çıkıyordu. Milâdî
610 yılının Ramazan ayında yine böyle Hıra
Dağına çekildiği sırada, ayın 17'sine rastlayan
Pazartesi gecesi seher vaktinde, bulunduğu
mağaranın içinde bir ses ve bir nurla irkildi,
dehşete kapıldı. Allahü Teâlâ tarafından
kendisine gönderilen Melek, Cebrail Aleyhisselâm
ilk vahyi getiriyor, Alak Sûresi'nin ilk
âyetleri olan "Allah'ın ismiyle oku!" emrini
bildiriyordu. Hazreti Cibril bu ilk gelişinde,
Fahri Kâinat Efendimize okumayı, abdest almayı
ve namaz kılmayı öğretti.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, saadetti hanesine
ilahî vahyin heybetinden korkmuş bir halde
döndü. Hazreti Hatice'ye kendisini örtmesini
söyledi. Biraz istirahat edip kendine geldikten
sonra, olanları anlattı. Hazreti Hatice, her
zaman olduğu gibi, Peygamberimizin Peygamberlik
vazifesinde de ilk yardımcısı oluyordu. O'nu,
tesellî edip büyük bir nimetle karşı karşıya
olduğunu anladı ve anlattı. Amcası Varaka'ya
olanları bildirdiler. Varaka eski kitabları
okumuş, tevhid inancı üzerine olan
Haniflerdendi. Duydukları karşısında,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı tebrik etti.
Kendisinin peygamberlikle vazifelendiğini,
başına gelecek güçlükleri anlattı. Ancak
Peygamberimiz Aleyhisselâmın İslâm'a çağırma
zamanına yetişemeden öldüğü için, O'na yardımcı
olmak emeline kavuşamadı. Allahü Teâlâ,
Peygamber Aleyhisselâmı yavaş yavaş mukaddes
vazifesine alıştırdıktan sonra, üç sene geçince
Hazreti Cibril gelerek ilâhî emirleri anlatma ve
azabdan korkutma vazifesine başlamasını
bildirdi. Bundan sonra Cebrail Aleyhisselâm 23
sene boyunca Kur'an âyetlerini, ilâhî emirleri
getirmeye devam etti Peygamberimiz
Aleyhisselâmın büyük vazifesi de, 13 senesi
Mekke'de, 10 senesi de Medine'de olmak üzere
yaklaşık 23 yıl devam etti. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bütün âlemlere rahmet, insanların
ve cinlerin hepsine kılavuz ve kurtarıcı olarak
gönderilmişti. Bu son ve tam dine İslâm, ona
teslim olup emirlerini kabul edenlere,
inananlara Müslüman ve Mümin denildi. İlk
Müslümanlar Peygamberimiz Aleyhisselâm,
vazifeye ilk başladığı zaman, insanları gizli
olarak dine çağırıyor, saklı yerlerde buluşup
ibadet ediyorlardı. İslâm ile ilk önce
şereflenen ve Peygamberimiz Aleyhisselâmla namaz
kılan zevcesi Hazreti Hatice, en yakın arkadaşı
ve dostu Hazreti Ebû Bekir, amcasının oğlu genç
Hazreti Ali ve âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b.
Harise'dir. Daha sonra Hazreti Ebû Bekir'in
yol göstermesiyle Hazreti Osman b. Affan,
Hazreti Abdurrahman b. Avf, Hazreti Sa'd b. Ebî
Vakkas, Hazreti Zübeyr b. Avvam, Hazreti Talha
b. Ubeydillah ye Hazreti Ebû Ubeyde b. Cerrah
müslüman oldular. İşte bunlara "İlk Müslümanlar
adı verilir. Sonradan Hazreti Ömer'in
katılmasıyla bu 10 erkek müslüman "Aşere-i
Mübeşşere = Cennetle Müjdelenen Onlar" adıyla
anılmış, sahabilerin en büyükleri
olmuşlardır. Alenî Davet Başlıyor (M. 613
- İslamın 4. Yılı) Peygamberimiz
Aleyhisselâm; ilk üç sene insanları el altından,
gizliden gizliye islâm Dinine girmeye, putları
terketmeye çağırıyordu. Hazreti Ebû Bekir başta
olmak üzere diğer müminler de O'na yardımcı
olmaya çalışıyorlar, dostlarını, yakınlarını bu
hak dine davet ediyorlardı. Bu üç sene
içerisinde müslümanların sayısı 30'u biraz
geçmişti. İbadetlerini ise evlerinde, gizli
yerlerde yapabiliyorlar, Mescid-i Haram'a girip
duâ edemiyorlardı. Kur'an âyetlerini ve
hükümlerini öğrenmeleri de yine gizlilikle
yürüyordu. Sahabîlerin meydana çıkma isteği
karşısında, Peygamberimiz Aleyhisselâm henüz az
olduklarını söylüyordu. Nihayet
peygamberliğin dördüncü yılına rastlayan Mîlâdî
614 senesinde, Hıcr Sûresi'nin 94'ncü âyetiyle
bildirilen "Emrolunduğunu açıkça, çatlatırcasına
bildir!" ilâhî emri geldi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm da vahyin bu emrine uyarak
insanları açıktan açığa hak yola çağırmaya
başladı. Önce en yakınlarını, akrabalarını,
dostlarını ziyaret ederek İslama davet etti. Bu
yüce dinin güzelliklerini anlatarak onları
kötülüklerden uzaklaştırmaya çalıştı. Mekke
kâfirleri, müslümanların yeni bir dinle ortaya
çıkmasından hoşlanmamışlardı. Ancak kendilerine
bir zararları olmadığı için de pek fazla ses
çıkarmıyorlardı. Ancak putlara tapmalarının
yanlış ve sapık bir hareket olduğu, gittikleri
yolun kötü sonuçlar vereceği gibi hakikatler
bildirilmeye başlanınca, düşmanlıklarını ortaya
döktüler. Bu düşmanlıkları alay ve hakaretle
başladı, sonraları ezâ, cefâ, işkence, ticarî ve
medenî sıkıntılara düşürme, şiddet kullanma
şeklinde devam etti. Kabul
Etmiyorlar Şuarâ Sûresi'nin 214 ilâ
216'ncı âyetlerinin gelmesiyle en yakınlarından
başlayarak Allah'ın azabıyla korkutma emri
bildirilince, Peygamberimiz Aleyhisselâm
akrabasını topladı. Putları terketmeleri-ni
Allahü Teâlâ'ya ibadette bulunmalarını,
iyilikleri ve kötülükleri anlattı.
Peygamberimizin karşısına ilk çıkan amcası Ebû
Leheb oldu. Nitekim, Allahü Teâlâ'nın emirlerini
bildirmek için Mekke halkını Safâ tepesine
topladığında; kendisinden şimdiye kadar bir
yalan duyup duymadıklarını, şu tepenin arkasında
bir düşman ordusu bulunduğunu haber verse inanıp
inanmayacaklarını sormuş, kendisine "Emîn"
lâkabını verdikleri kimseye elbette
inanacaklarını, ondan hiç bir yalan
duymadıklarını söyleyen insanlar, O'nun
Peygamberliğini bildirip iman etmeleri teklifine
bir şey diyememişlerdi. Ebû Leheb ise yine
küstahlığını gösterip hakaret etmeye kalkışmış,
karısıyla kendisi hakkında Tebbet Sûresi'nin
nazil olmasına sebep olmuştu. Kureyş
müşrikleri haklarında azâb âyetleri gelince,
müminlere eziyet etmeye başladılar. İslâmın
yayılmasını, müslümanların çoğalmasını önlemek
için ezâ ve cefâdan geri durmadılar. Bir
taraftan da, Fahri Kâinat Efendimize, amcası ve
koruyucusu Ebû Tâlib'e başvurarak yeni bir din
ortaya çıkarmaktan, putlarına dil uzatılmasından
vazgeçilmesine çalıştılar. Fakat imkânsız bir
şey istedikleri için, red cevabı aldılar. Bunun
üzerine zayıf ve kimsesiz müminlere işkence
etmeye giriştiler. İŞKENCELER
BAŞLIYOR Peygamberimiz Aleyhisselâm ve
diğer kabile ve akrabası kuvvetli olan bazı
müslümanlara bir şey yapamıyorlarsa da, fakir,
zayıf ve kimsesiz müminlere göz
açtırmıyorlardı. Dinlerinden döndürmek ve
onlara bakarak başkalarının da iman etmesini
önlemek için, akıllarına gelen her türlü eziyet
ve işkenceyi uyguluyorlardı. Kâfirlerin bu
işkenceleri arasında, müminler öz oğulları bile
olsa, aç susuz bırakmak, hapsetmek, bayıltıncaya
kadar dövmek, yaralamak, kanlar içinde bırakmak,
kızgın güneşin altında üzerine kayalar koyarak
bekletmek, kızgın demirlerle dağlamak gibi
insanlık dışı usuller vardı. İslâmın ilk
devirlerinde işkence gören bu müminler arasında
en meşhurları Hazreti Bilal Habeşî, Hazreti
Ammar b. Yâsir ve babası Hazreti Yâsir ile
annesi Hazret! Sümeyye, Hazreti Habbab b. Eret,
Hazreti Suheyb b. Sinan Rumî, Hazreti Ebû
Fukeyhe gibi köleler ve zayıflar; Hazreti
Zinnîre, Hazreti Lübeyne ve Hazreti Nehdiyye
gibi cariyeler vardır. Bunların hepsi de
dinlerinden döndürülmek için işkenceye
uğramışlardı. Fakat çoğu, kâfirlerin dediklerine
uymamış, bazısı ise Peygamberimiz Aleyhisselâmın
izniyle sadece dillerinden söylenileni
tekrarlamışlardı. Hazreti Ebû Bekir bu işkence
gören erkek ve kadın köle müslümanların yedisini
büyük karşılıklarla satın alarak âzad
etmişti. Hazreti Sümeyye ve Hazreti Yâsir en
acı ve çirkin şekilde öldürülerek İslâmın ilk
şehîdleri olmuşlardı. Müminlere eziyet ve
işkence edenlerin başında Ebû Cehil, Ebû Leheb,
As b. Vâil, Ümeye b. Halef, Velid b. Mugîre,
Nadr b. Haris gibi ileri gelen Mekke kâfirleri
bulunuyordu. İşkenceler Mekke
müşriklerinin bütün düşmanca hareketlerine
rağmen İslâm dini genişliyor, müminlerin sayısı
gittikçe çoğalıyordu. Fakat bu hal, kâfirlerin
ezâ ve cefâlarını daha da arttırmalarına yol
açıyordu. Çünkü iman ile küfür arasındaki
mücadele böyle devam edegeliyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, düşmanların kendilerine yaptıkları
kötülüklere karşı, onları sarsmış olan her türlü
dinî ve medenî sapıklıklardan kurtarmaya, ebedî
kurtuluşa, huzura kavuşturmaya çalışıyor, Kur'ân
okuyarak, İslâm'ın güzelliklerini, küfrün
aşağılıklarını anlatarak vazifesini ifâdan geri
kalmıyordu. Müşrikler ise, İslâm'ın
gelmesiyle o zamana kadar sürdürdükleri
haksızlığın, zorbalığın ve bu sayede elde
ettikleri makam ve menfaatlerin elden
gitmesinden, itibarlarının kaybolarak zengin ve
fakir, kuvvetli ve zayıf herkesin ilahî adalet
önünde eşit hale gelmesinden korkuyorlardı.
Bunun için de, Ebû Tâlib'i sıkıştırarak,
müminlerin kuvvetlilerine kadar eziyeti
arttırarak, hattâ Peygamberimiz Aleyhisselâmı
boğmaya kalkışacak kadar gözleri dönmüş bir
şekilde hak dine ve yolcularına
saldırıyorlardı. 1. Habeşistan Hicreti (M.
615 İslamın 6. Yılı) İslâm'ın altıncı
yılına rastlayan Mîlâdî 615 senesinde,
Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerinin bir
kısmı ile Hazreti Erkam'ın evine taşınmış, bu
saadetti hane "Dâr-ı Erkam" adı ile İslâm'da çok
mühim bir yer tutmaya başlamıştı. Müslümanlar,
artan eziyet ve işkence karşısında ibadetlerini
serbestçe yapabilecekleri ve yaşayacakları bir
yere hicret, göç etmek için Peygamberimiz
Aleyhisselâmdan izin istediler. Kendilerine
Habeş diyarına hicret için müsaade verildi ve
hayır dualarla yolcu edildiler. Habeş
hicretine ilk katılan muhacirler 12 erkek ve 4
kadından ibaretti. Bunların içinde Hazreti Osman
b. Affan ve zevcesi, Peygamberimiz
Aleyhisselâmın kızı Hazreti Rukayye, Hazreti
Zübeyr b. Avvam, Hazreti Abdurrahman b. Avf ve
Hazreti Abdullah b. Mesud gibi sahabiler
bulunuyordu. Kureyş kâfirleri, onların Mekke'den
çıkışını duyarak peşlerinden gitmişlerdi. Ancak
müminler gemiye binerek Kızıldeniz'e açılmış
olduklarından yetişemediler. İslâm'ın altıncı
yılı, Mîlâdî 616 senesinde Ebû Tâlib'in oğlu
Hazreti Cafer Tayyar başkanlığında 83 erkek, 21
kadından meydana gelen 104 kişilik bir mümin
topluluğu daha Habeşistan'a hicret etmişlerdi.
Müslümanlar Habeş hükümdarı Ashame tarafından
çok iyi karşılandılar ve her hususta yardım
gördüler. Mekke kâfirleri ise, onların iyi halde
olduklarını öğrenmişler; orada da kuvvet
bulmasınlar diye elçiler göndererek, kendi
vatandaşları olan bu insanların geri verilmesini
istemişlerdi. İsa Aleyhisselâmın şeriatı üzere
tevhid inancında olan Ashame ise, müminlerin
verdiği güzel ve mantıklı cevablardan da kuvvet
alarak Kureyşlilerin isteklerini kabul
etmemişti. Habeş Hükümdarının bu sıkıntılı
devirde, gösterdiği yakınlıkla İslâm'a ve
insanlığa büyük hizmeti
geçmiştir. Habeşistan'da çok iyi geçinen
müminlerden bir kısmı, müslümanlarla kâfirlerin
anlaştıkları haberini duyarak Mekke'ye
dönmüşler, ancak asılsız olduğunu öğrenince
tekrar hicret etmişlerdi. Garânik hadisesi
adıyla anılan bu yanlış haberden dolayı
dönenlere, müşrikler yine işkenceden geri
kalmamışlardır. Hazreti Hamzanın Müslüman
Oluşu (M.616-İslamın 7.
Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm, her
türlü güçlük karşısında insanları hak yola
çağırmaya çalışırken, düşmanlar da her fırsatta
O'na ve müminlere eziyet etmekten geri
kalmıyorlardı. Hicretin altıncı yılında, bir gün
Safa tepesinde oturmakta olan Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Ebû Cehil'in kendisine karşı
hakaret dolu sözlerine sabır göstermiş, cevab
vermeye tenezzül etmemişti. Bunu gören bir
kadın, avdan dönen ve Kabe'yi cahiliyet âdeti
üzere tavaf etmekte olan amcası Hamza'ya haber
vermiş, hadiseyi sitemli sözlerle
anlatmıştı. Hamza, yeğeninin hakarete
uğramasına dayanamayarak kalabalık bir topluluk
içerisinde oturan Ebû Cehil'e çattı ve kafasına
yayı ile vurup yardı. Adamları Ebû Cehil'in
uğradığı bu saldırı karşısında Hamza'ya karşılık
vermek istediler. Ancak Hamza'nın müslüman
olmasından korkan Ebû Cehil, onun, kardeşinin
oğlunun intikamını almakta haklı olduğunu
söyleyerek aşağıdan aldı. Hamza ise, Fahri
Kâinat Efendimize giderek yaptığını anlattı,
Efendimizitesellî etmek istedi. Fakat
Peygamberimiz Aleyhisselâm, amcasına, ancak
müslüman olduğu takdirde tesellî bulup memnun
olacağını bildirdi. Bunun üzerine Hazreti Hamza
İslâm ile şereflendi. Hz. Ömer'in Müslüman
Oluşu (M.616 - İslamın 7. Yılı) Hazreti
Hamza'nın iman etmesiyle, küfür ileri gelenleri
korktuklarına uğramışlar, kuvvetli bir
destekçilerini kaybetmişlerdi. Bu korku ve
telaşla acele alarak toplandılar ve bu işe bir
çare bulmanın yollarını araştırdılar. Sonunda
Peygamberimiz Aleyhisselâmı ortadan kaldırmaya
karar verdiler. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâmın kabilesi Haşim Oğulları hayli
kuvvetli olduğu için, kimse böyle bir işi almaya
cesaret edemiyordu. İçlerinde en cesuru, 33
yaşında bir yiğit olan Ömer b. Hattab, ortaya
çıktı ve bu işi üzerine aldı. Kâfirler onun bu
fedailiği karşısında çok sevindiler. Kendisini
alkış ve övmelerle, büyük vaad ve mükâfatlarla
yola çıkardılar. Ömer, kılıcını sıyırmış bir
halde hırsla Peygamberimiz Aleyhisselâmın
bulunduğu Dâr-ı Erkam'a giderken, yolda
kızkardeşi Hazreti Fâtıma ile eniştesi Hazreti
Sa'd'ın da müslüman olduklarını öğrenince,
çileden çıktı. Önce onların işini bitirmek
maksadıyla geri döndü. Onun geldiğini duyan ve
içeride Kur'ân okumakta olan ev halkı, korkuyla
âyetleri sakladılar. Fakat Ömer, okunan âyetleri
duymuş, ne olduğunu sormuştu. Onlar gizlemek
isteyince, eniştesini ayağının altına aldı.
Kocasına yardım etmek isterken, kızkardeşi de
yediği tokatla ağzı burnu kan içinde yere düştü.
Ancak imanın verdiği kuvvetle; "Ey Ömer,
Allah'dan kork da yaptığın zulme bak! İşte biz,
müslüman olduk, başımızı kessen de imanımızdan
dönmeyiz!" diye haykırdı. Bu duygulandırıcı
manzara karşısında, yaptıklarından utanan ve
pişman olan Ömer, okuduklarını getirmelerini
istedi. Kendisine Tâhâ ve Hadid Sûresi
âyetlerini getirip okudular. Kur'ân-ı Kerîm'in
hakikatleri ve güzelliği karşısında kalbi
yumuşayan ve küfür düşüncelerini dışarı fırlatan
Ömer, Fahri Kâinat Efendimize götürülmesini
istedi. O sırada Efendimiz eshabı ile Dâr-ı
Erkam'da bulunuyordu Ömer'in geldiğini gören ve
duyan müminler endişe ve korkuya kapıldı. Yalnız
Hazreti Hamza istifini bozmadı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Hazreti Cibril'den müjdeyi aldığı
için sakin bir şekilde bekliyordu. Nitekim içeri
girer girmez kendisine müslüman olmasını teklif
ettiği zaman, Hazreti Ömer kelime-i şehadet
getirip İslâm'ın 40'ıncı yiğidi olma şerefini
kazanıyordu. Müslümanlar ise, önce Hazreti
Hamza, üç gün sonra da Hazreti Ömer'i kazanmakla
büyük sevince boğuldular. Kâbede İlk açık
Namaz Hazreti Ömer'in teklifi ile,
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve müminler toplu
halde meydana çıktılar ve namaz kılmak üzere
Kabe'ye yürüdüler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı
öldürmek üzere gönderdikleri Hazreti Ömer'in;
Peygamberimizin yanında diğer müslümanlarla
beraber geldiğini gören kâfirler, endişeye
kapıldılar. Hazreti Ömer'in meydan okuyan
sözleri karşısında neye uğradıklarını
şaşırdılar, her biri bir tarafa
sıvıştılar. Müminler ise Fahri Kâinat
Efendimizle, Kabe'de ilk defa açıkça kıldıkları
namaz ve getirdikleri tekbirlerle etrafı
inletiyorlardı. Peygamberliğin yedinci, miladın
616'ncı yılında küfrün iki ana direğini, kendi
sarayına kazanan İslâm'a girenlerin sayısı, bu
iki sahabiden sonra aynı sene içerisinde 300'e
çıkmış oluyordu. Müminler Muhasaraya
Alınıyor (M.616 - 619) Kureyş'in ileri
gelenlerinden Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer gibi
iki yiğidin müslümanlar tarafına geçmesi,
kâfirleri düşündürmeye başladı. Düşman oldukları
topluluk günden güne kuvvetleniyor,
inanmadıkları din gittikçe yayılıyordu. Toplanıp
ne yapacaklarını konuştular. Nihayet müslümanlar
ve onlara yardımcı olanlarla her türlü alâkayı
kesmeye, kendilerine boykot ilân ederek muhasara
ve abluka altına almayı
kararlaştırdılar. Alış-veriş etmemek, kız
alıp vermemek, görüşüp buluşmamak ve yardımcı
olmamak gibi maddeler koyarak bu hususta bir de
ahidname, andlaşma yazdılar. Ahidnameyi götürüp
Kabe'nin duvarına astılar, yaptıkları işe
mukaddeslik vermek istediler. Böylece İslâm'ın
yedinci yılının başı olan Muharrem ayında,
Mîlâdî 616 senesinde Peygamberimiz Aleyhisselâm
ile müslümanlar, onlara destekte bulunan Haşim
Oğulları, Ebû Tâlib mahallesi denilen yerde
hapis kalmaya başladılar. Kureyş kâfirleri bu
hareketleriyle müslümanları ve yardımcılarını
yıldırmak, aç ve susuz, ticarî ve medenî
haklardan mahrum ve çaresiz bırakarak teslim
olmaya, Peygamberimiz Aleyhisselâmı
desteklemekten caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak
Müslümanlar ve Ebû Talib'in idaresindeki Haşim
Oğulları, her türlü sıkıntıya katlanarak
Peygamberimizin etrafından ayrılmamaya
kararlıydılar. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
amcalarından Ebû Leheb ise, akrabalarının
ölümüne bile göz yumarak kâfirlerle beraber
olmaktan çekinmemişti. Üç senelik muhasara
devrinde, müminler ve dostları her türlü sıkıntı
ile karşılaştılar. Aç ve susuz kaldılar,
çocukların açlıktan feryadları Mekke sokaklarını
inletir oldu. Yiyeceksizlikten ağaç
yapraklarını, deri parçalarını yemek zorunda
kaldılar. Bu insanlık dışı davranışlar, küfür
sapıklığına düşmüş azgınlara en ufak bir acıma
duygusu, pişmanlık hissi vermiyordu. Gelen
kervanların mallarını en pahalı fiyatı vererek
yere dökerek müminlerin almalarını önlüyorlardı.
Muhasara altında kalanlara gizlice yardım etmek
isteyen yakınlarını en ağır cezalara
çarptırıyorlardı. Mîlâdî 616-619 yıllarında
devam eden bu sıkıntılı hayat sırasında, sadece
haram aylardaki yumuşaklıktan faydalanarak
ihtiyaçlar sağlanıyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm da hak yola çağırma vazifesini
ancak bu aylarda yapabiliyordu. Bu üç senelik
zaman içerisinde de pek çok mucizeler meydana
geldi. Birçok kimseler imanla şereflendi.
Ahidnameyi yazan Mansur b. ikrime adındaki
kâfirin elleri kurudu. Ahidnamenin Allahü
Teâlâ'nın ismi bulunan yerinden başka her
tarafını güveler yedi. Akıl ve vicdandan nasibi
olanlar insafa geldi. Yakınlarının bu haline
dayanamayan bazı Mekkeliler güve yemekle
hükümsüz kalan ahidnameyi astıkları yerden
indirdiler. Gösterdikleri gayret ve çaba ile
muhasara altındaki insanların serbest
bırakılmasını sağladılar. İslâm ehli ve
dostları üç yıllık sıkıntı ve azabdan
kurtuldukları için Mekke'de adetâ bayram
yapıldı. Herkes evine, eşine, dostuna,
akrabasına kavuştu, birbiri ile
kaynaştı. Hüzün Yılı
(M.619) Müslümanların ve dostlarının
sevinmesi fazla sürmeden, muhasaradan sekiz ay
sonra Ebû Tâlib, ondan üç gün sonra da Hazreti
Hatice vefat etti. Müminler üstüste gelen bu
acıyla sarsıldı, Peygamberimiz Aleyhisselâm çok
üzüldü. Ebû Tâlib, küçüklüğünden beri
Peygamberimiz Aleyhisselâmı öz evladından daha
çok severek büyütmüş, baba olmuş, kendisi iman
etmemekle beraber imansızlara karşı korumuş, her
zaman O'na kanat germişti. Onun ölümüyle
Peygamberimiz Aleyhisselâmın çok üzülmesi, iki
sebebe bağlıydı. Biri, o kadar destek ve
yardımına rağmen iman etmeyip küfür üzere
gitmesi, diğeri gözle görülür bir himayeden
mahrum kalmasıydı. 80 yaşında ölen Ebû
Talib'den üç gün sonra da, müminlerin validesi,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın en büyük ve yakın
desteği Hazreti Hatice, 65 yaşında vefat etti.
Peygamberimizin ve sahabilerinrin acısı bir kat
daha arttı. Onların üstüste uğradığı bu acı
sebebiyle, miladın 620'nci, İslâm'ın ise 11.
senesine rastlayan bu yıla "Hüzün Yılı"
adı verildi. Taif Yolculuğu (M.620 -
İslamın 11. Yılı) Ebû Talib'in ölümünden
sonra, kâfirlerin Fahri Kâinat Efendimize ve
sahabilerine karşı düşmanlıkları iyice arttı.
Kureyş'in idaresi düşmanların eline geçtiği
için, eziyet ve işkenceleri dayanılmaz hale
geldi. Daha önce söz sihirbazlığı ile
suçladıkları Fahri Kâinat Efendimize toprak,
deve işkembesi pislikleri atarak en ağır
işkenceleri uygulamaya başladılar. Peygamberimiz
Aleyhisselâm bütün bu güçlüklere rağmen,
panayırlarda, hac mevsimlerinde civardan gelen
insanları hak yola çağırmaktan geri kalmıyordu.
Başta amcası Ebû Leheb olmak üzere, müşrikler
ise yol başlarında bekleyerek O'na
inanmamalarını söylüyorlardı. Peygamberimizin
İslâm'a çağırışının arkasından, hemen kendisini
yalancılıkla, sihirbazlıkla, huzuru bozmakla
suçluyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm,
Kureyşlilerin bu zulüm ve baskısından biraz uzak
kalmak ve vazifesini başka yerlerde yapabilmek
için Mekke dışına çıktı. Mîlâdî 620 yılının
Şevval ayında, ilk müminlerden âzadlı kölesi
Hazreti Zeyd b. Harise ile beraber Hicaz
şehirlerinden Taife gitti. Burada akrabası da
olduğu için, imana geleceklerinden ümitli idi.
On gün kadar kalarak puta tapan halkı, Allahü
Teâlâ'nın varlığına ve birliğine îman etmeye
çağırdı. Fakat Taif'liler, yazın bağlık ve
bahçelik şehirlerinde sayfiyeye gelen
Mekkelilerle aralarının bozulmasını, putlarının
ve yaşayışlarının değerini kaybetmesini
istemediler. Onun için de Fahri Kâinat
Efendimize îman etmek şöyle dursun, peşine
taktıkları serseri ve başıbozuk takımıyla
işkence ettiler. Serseri ve çapulcular önce alay
ederek, sonra şehir dışına kovalayarak taşa
tuttular. Peygamberimiz Aleyhisselâmın mübarek
ayaklarını yaraladılar, kanlar içinde
bıraktılar. Kızgın güneşin altında hem kaçan ve
hem o hazrete siper olmaya çalışan Hazreti
Zeyd'i de yaraladılar. Binbir güçlükle
Mekkeli iki kardeşin bağına sığman Peygamberimiz
Aleyhisselâm kendisinden önce, arkadaşının
yarasıyla ilgilendi. Gördüğü bu en ağır ezâ
karşısında, o insanların helak olmalarını
istemedi. İmana gelmeleri, kurtuluşa ermeleri
için duada bulundu. Bağda kendilerine üzüm
getiren, Yunus Aleyhisselâmın hemşehrisi
Ninova'lı bir Hıristiyan köle olan Hazreti Addas
İslâm ile şereflendi. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın başına gelenler Mekke'de
duyulmuştu. Onun için müminlerin tavsiyesi
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm kâfirlerden
Mut'ım b. Adiyy'in himayesini istedi. Onun kabul
etmesiyle Kabe'ye gidip namaz kıldı. Mut'ım'ın
bu iyiliği müminler tarafından hiç bir zaman
unutulmadı. Ancak kendisi kâfir olarak Bedir
Harbinde öldü. Peygamberimiz bu defa mukaddes
vazifesini yerine getirmek için, etraf
kabilelere gitti. Onların putları bırakıp
hakikate gelmelerini söyledi. Fakat Mekke
kâfirlerinin tesiri her yerde hüküm sürdüğü için
ümid edilen fayda elde edilemedi. Birinci
Akabe Biati (M.620 - İslamın 11.
Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm'ın
11'inci yılı hac mevsiminde, etraftan gelen
ziyaretçileri hak yola çağırmaya çıkmıştı. Mekke
ile Mina arasında, Akabe denilen tepede
Medine'li altı kişiye rastladı. Kendilerine
Kur'ân okuyup vaaz ve nasihatta bulundu, iman
etmeye çağırdı. Onlar da beraber yaşadıkları
yahudilerden böyle bir peygamber geleceğini
duyarlardı. Hattâ yahudiler kendilerinin
Allah'ın dini üzere olduklarını, onların ise
puta taptıklarını söyleyerek kınarlar ve
aşağılarlardı. Medine'nin Hazrec kabilesinden
olan bu kimseler, Evs kabilesiyle aralarında
çıkan çarpışmalardan hayli yıpranmışlar ve
destekçi bulmak için yola çıkmışlardı.
Yahudilerle de süregelen savaşlar ve onların
baskısı altında ezilmişlerdi. Böylece geleceğini
duydukları peygambere îman ederek Medine'den
islâm kervanına katılan ilk müslümanlar ve Ensâr
oldular. Hazreti Esad b. Zürâre, Hazreti
Rafi' b. Mâlik, Hazreti Avf b. Haris, Hazreti
Kutbe b. Amir, Hazreti Utbe b. Amir ve Hazreti
Haris b. Abdullah'dan meydana gelen bu ilk Ensâr
topluluğu, Medine'ye dönünce, duyduklarını
anlattılar. Böylece hak din orada da yayılmaya,
kuvvet bulmaya başladı. Bu ilk Medine'li
müslümanların Peygamberimiz Aleyhisselâma îman
ettikleri gün, "İlk Akabe Buluşması" adıyla
anılır. Ertesi sene ise yine bunlardan beş
kişinin de içlerinde bulunduğu 12 kişilik bir
Kaafile, hac mevsiminde Akabe'ye geldi. Burada
Peygamberimiz Aleyhisselâmla buluşup kendisine
bîat ettiler. "Birinci Akabe Bîatı" diye
isimlendirilen bu karşılaşmada, ilk defa
Peygamberimiz Aleyhisselâmın elini tutarak
hırsızlıktan, kız çocuklarını öldürmekten,
nikâhsız yaşamaktan, yalan ve iftiradan
kaçınmak, Allah ve Rasûlüne itaatten ayrılmamak
üzere ahid verdiler. Akabe bîatıyla İslâm'da
yeni bir devir açılıyor, Arap Yarımadasında
hüküm süren şirk ve zulüm hayatına karşı bayrak
açılarak, din ve insan hakları için büyük bir
hizmet başlıyordu. Bu müslümanlar Medine'ye
dönerek yine din hizmetine başladılar.
Kendilerine din öğretmek üzere Hazreti Mus'ab b.
Umeyr gönderildi. Reisleri ise Hazreti Esad
b. Zürâre idi. İslâmiyet Medine'de gittikçe
yayıldı. Puta tapmayı bırakıp müslüman olanların
sayısı kısa zamanda 40'a yükseldi. Hazreti
Mus'ab'ın yumuşak ve ikna edici nasihatleri, en
katı insanların kalbini bile İslâm'a
açıyordu. Mi'rac Mucizesi (M.621-İslamın
12. Yılı) Birinci Akabe bîatından sonra,
İslâm'ın 12'nci, milâdın 621'inci yılında Receb
ayının 27'nci, Cuma gecesinde Mi'rac Mucizesi
meydana geldi. Yükseğe çıkmak, yücelmek ve gece
vakti yol almak mânâlarından dolayı İsra ve
Miraç adıyla anılan bu büyük hadisede pek çok
sırlar ve lütuflar vardır. İsrâ Sûresi
âyetlerinde bu mucize
bildirilmektedir. Cebrail Aleyhisselâm,
Allahü Teâlâ'nın emriyle bir gece, Peygamberimiz
Aleyhisselâmı Mescid-i Haram'dan alıp Mescid-i
Aksâ'ya getirdi. Oradan da göklere çıkarıp
gezdirdi. Buralarda peygamberlerle karşılaştı ve
tanıştı. Hiç bir peygambere nasib olmayan nice
âlemler ve hakikatlere ulaştı. Allahü Teâlâ'nın
dilediği yere kadar vardı, neler gördü,
neler... Mi'rac gecesinde o zamana kadar
sabah ve akşam iki vakit olarak kılınan namaz
beş vakite çıkarıldı. Bakara Sûresi'nin sonu
olan Âmenerrasûlü âyetleri ile Allahü Teâlâ'ya
ortak koşanların dışında bütün müminlerin
Cennete girecekleri müjdeleri gibi hediyeler
verildi. Efendimiz bütün bu hakikatlere çok kısa
bir zamanda ruh ve cesediyle beraber erip
döndü. Peygamberimiz Aleyhisselâm ertesi günü
Mi'rac mucizesini insanlara haber verdi. İlk
önce Hazreti Ebû Bekir kabul ve tasdik ettiği
için "Sıddîk" lâkabını aldı. Diğer sahabiler de
kabul ederek tebriklerde bulundular. Ancak
kâfirler, kuru akılla böyle bir şeyin imkansız
olduğunu söylediler. Kervanların bir- ayda gidip
bir ayda döndüğü Mescid-i Aksâ'ya ve daha
ötelere bir gecede gidip gelmeyi mümkün
görmediler. Mescid-i Aksa ile ilgili sorularına,
mucize ile tam ve doğru cevap veren
Peygamberimiz Aleyhisselâmı yine yalanlamaktan
geri kalmadılar. İkinci Akabe Biati (M.622
- isiamm 13. Yılı) Peygamberliğin
13'üncü, milâdın 622'nci yılında yine hac
mevsiminde Peygamberimiz Aleyhisseiâm ile
buluşan ve bîat eden Medine'li müslümanların
sayısı 75'e ulaşmıştı. Bu müminler içerisinde
Hazreti Halid b. Zeyd Ebû Eyyub Ensarî ve iki de
kadın bulunuyordu. Bu üçüncü buluşmaya "İkinci
Akabe Bîatı" adı verildi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bu toplantıya henüz îman etmemiş
olan amcası Abbas ile gelmiş ve Medine'ye
hicretin şartları görüşülmüştü. Müslümanlar
Allah ve Rasûlüne her hal içerisinde itaat
içinde olacaklarına, Peygamberimiz Aleyhisselâmı
kendi nefisleri, çoluk ve çocukları gibi
düşmanlarından koruyacaklarına, doğru olanın
yapılması için hiç bir şeyden çekinmeyeceklerine
mallarıyla ve canlarıyla bu yolda
çalışacaklarına söz verdiler. Peygamberimiz
Aleyhisselâm kendisine bîat edildikten sonra,
Medine'lilerin arasından 12 temsilci seçip
kabilelerinin başına tayin etti. Müslümanlar
toplantı yerine gizli ve ayrı ayrı geldikleri
için müşriklerin haberleri her şey bittikten
sonra oldu. Bu sebeple de bir şey
yapamadılar. Hicret
Hazırlıkları Kâfirlerin işkence ve
baskıları son hadde ulaştığı bir sırada,
müminlerin Medine şehrine hicret etmelerine izin
verildi. Böylece Peygamberliğin 14'üncü yılında
iman ehli, birer, ikişer, küçük gruplar halinde
Mekke'den ayrılmaya başladılar. Allah yolunda
uğradıkları zulüm ve cefâdan dolayı, mallarını,
mülklerini, yakınlarını terkederek yine Allah
rızâsı için memleketlerinden göç
ediyorlardı. Müminlerin hicreti, Medine'li
müslümanlarla son Akabe bîatı sırasında Zilhicce
ayında kararlaştırılmıştı. Mîlâdî 622 yılının
Nisan ayına rastlayan Muharrem ayı başlarında da
hicret için izin çıkmıştı. Kureyş kâfirleri,
düşman oldukları kimselerin aralarından
ayrılmalarını istemekle beraber, bir taraftan da
endişeleniyorlardı. Onun için istemedikleri
insanların çıkıp gitmelerinde bile düşmanlıktan
geri kalmıyorlardı. Kâfirlerin zararından
korunmak için bütün müminler gizlice göç
ederlerken, Hazreti Ömer kılıcını kuşanmış bir
halde Kabe'yi tavaf ettikten sonra, din
düşmanlarına meydan okuyarak yola çıktı.
Kendisine kimse karşılık vermeye cesaret
edemedi. Müslümanların dinleri uğruna her
şeylerini bırakıp vatanları olan Mekke'den
ayrılmalarına "Hicret", kendilerine
"Muhacirler", onları Medine'de karşılayıp Allah
için her türlü maddî ve manevî yardımda bulunan
müminlere de "Ensâr" adı verildi. İslâm Dininde
zulme uğrayanların yurdlarını terkedip yeni bir
memlekete sığınmaları ve orada yaşayan
müslümanların kendilerine kucak açıp kardeşçe
davranmaları gibi büyük bir dayanışma ve
kaynaşmayı, Allah yolunda beraber çalışmayı
sergileyen Hicret hadisesi, tarihte çok mühim
bir yer tutmaktadır. Öldürme
Kararı Bir müddet sonra Mekke'de
Peygamberimiz, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ali ve
hapsedilenlerle beraber bir kaç mümin kalmıştı.
Kureyş kâfirleri önce kendilerinden
kurtulduklarını sanarak rahatladıkları
müminlerin, Medine'de toplanıp birleşerek kuvvet
bulduklarını görünce endişeye kapıldılar. Çünkü
Medine, Mekkelilerin Şam ticaret yolunun
üzerinde bulunuyordu. Bu sebeple, kendileri için
tehlike gözüküyordu. Üstelik müminlerin orada
iyice kuvvetlenmeleriyle islâm'ın civar
kabilelere de yayılması, tehlikeyi daha da
büyütüyordu. Kureyş kâfirleri acele olarak
toplandılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm gidip
müminlerin başına geçmeden bu işi bitirmek,
tehlikeyi ortadan kaldırmak istediler. Ne
yapacaklarına dair uzun uzun konuştular. Zincire
vurup hapsetmek veya başka bir yere sürgüne
göndermek gibi bir çok fikirler ileri sürdüler.
Ancak bunların hepsinin bir mahzuru ortaya
çıkıyor, istenilen neticeyi vermesi de şüpheli
görülüyordu. Nihayet en cin fikirlileri olan
Ebû Cehil, Peygamberimizin vücudunun ortadan
kaldırılmasını söyledi. Kan dâvasını önlemek
için de, her kabileden seçilecek birer yiğidin
topluca hücum etmelerini ileri sürdü. Böylece
kimin öldürdüğü bilinmeyecek, Hâşim Oğulları da
bu kadar kabileye karşı koyamayacağı için diyet
ödenmesine razı olacak, iş de kolayca
kapanıverecekti. Ebû Cehil'in fikri kabul
edildi. Kureyş'in çapulcuları Peygamberimiz
Aleyhisselâmı öldürmek için saadetti hanesini
geceleyin çevirdiler. Niyetleri kapıdan sabah
vakti çıkar çıkmaz işlerini bitirmekti. Ancak
Allahü Teâlâ, Cebrail Aleyhisselâm ile onların
kötü ve korkunç niyetini sevgili peygamberine
bildirdi. Efendimiz (A.S) de yatağına Hazreti
Ali'yi yatırdı. Kendisi ise, Yasin Sûresi'ni
okuyarak müşriklerin arasından çıkıp gitti.
Kâfirler işin farkına bile varamadılar.
Sabahleyin yatakta Hazreti Ali'yi görünce
küplere bindiler. Mekke'den Ayrılış Ve
Sevr Mağarası (M.622-İslamın13.
Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm,
kendisine hicret etmek arzusunu bildiren fakat
her defasında beklemesi söylenen en yakın dostu
Hazreti Ebû Bekir'in yanına varmıştı.
Hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktılar.
Mekke'ye birbuçuk saatlik mesafedeki Sevr
dağında bir mağaraya gizlendiler. Mekke'den
ayrılırken ayakkabılarını çıkarmışlar,
ayaklarının uçlarına basarak yol
almışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, iman
etmeyen fakat yine de en emin kişi olduğunu
kabul eden Kureyşlilerin; kendisine bıraktıkları
emanetlerini de Hazreti Ali'ye teslim etmişti.
Hazreti Ali de Efendimiz (A.S) Mekke'den
ayrıldıktan sonra bu emanetleri sahihlerine
vermiş, onlardan üç gün sonra yalnız olarak
Medine'ye hareket etmişti. Kureyş kâfirleri,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı ellerinden
kaçırdıktan sonra, 100 deve mükâfat vaadiyle,
peşine bir çok adamlar saldılar. Kendileri de en
iyi kılavuzları tutarak aramaya çıktılar. Bir
ara gizlendikleri mağaranın kapısına kadar
geldiler. Ancak mağaranın ağzındaki ağaca yuva
yapan güvercinleri, kapıyı ördükleri ağ ile
kapatan örümcekleri görünce döndüler. Bu halde
içeriye kimsenin girmemiş olduğunu sandılar.
Halbuki onların konuşmaları içeriden duyuluyor,
Hazreti Ebû Bekir Peygamberimiz Aleyhisselâm
için endişeye kapılıyordu. Efendimiz (A.S) ise,
yakın dostunu: -"Mahzun olma, Allahü Teâlâ
bizimle beraberdir!" diye tesellî
ediyordu. Bulana 100
Deve Peygamberimiz Aleyhisselâm, hicret
arkadaşı ile üç gün üç gece mağarada kaldı. Bu
zaman içerisinde Hazreti Ebû Bekir'in oğlu
Abdullah haberleri bildirir, âzadlı kölesi
Hazreti Âmir b. Füheyre de sütlerini getirirdi.
Üç gün sonra, arama işi biraz gevşeyince,
kılavuz seçilen kimse develeri getirdi. Kılavuz
kâfir olmakla beraber, yolu en iyi bilen,
güvenilir bir adamdı. Hazreti Âmir de yanlarında
olarak Medine'ye doğru yola çıktılar. Sapa ve
kestirme yollardan gittiler. Kureyş'in 100
develik mükâfatını duyan Süraka adında yiğit bir
pehlivan, Fahri Kâinat Efendimize yetişmeyi
başarmıştı. Hazreti Ebû Bekir'in endişeleri
arasında kılıcını çekip atını sürdü. Ancak
atının ayakları kumlara gömülüp aşağı
yuvarlandı. Bütün gayretleri sonuç vermeyince,
bir şey yapamayacağını anladı. Pişmanlık duyarak
Peygamberimiz Aleyhisselâmdan aman diledi.
İsteğinin kabul edilmesiyle o tarafa gelenleri
de geri çevirdi. İleriki senelerde ise İslâm'la
şereflendi. Medine yolcularını yakalamak
isteyenlerden biri de 70 kişiyle takip eden
Büreyde idi. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmla
karşılaşınca, onu bağlayıp götürmek isterken
kendisi O'na bağlandı kaldı. Yanındakilerle
beraber müslüman olup beyaz sarığını mızrağına
geçirerek Peygamberimizin ilk bayraktarlığını
yaptı. Yolda daha bir çok mucizeler meydana
geldi. Nihayet İslâm'ın 13'üncü senesi
Rebîulevvel ayına rastlayan Mîlâdî 17 Temmuz 622
tarihinde, Mekke'den çıkıp 13 günlük yolu 8
günde alarak Medine'ye hicret eden Peygamberimiz
Aleyhisselâm ve en yakın dostu, Kuba köyüne
ulaştı. Peygamberimiz Aleyhisselâmın gelmesini
her gün güneşin altında dört gözle bekleyen ve
bunun için yollara dökülen müminler, yüksek bir
kuledeki yahudinin "Beklediğiniz zât geliyor!"
diye bağırmasıyla sevince boğuldular. Medine
adetâ bayram yerine döndü. Hep beraber
Peygamberimiz Aleyhisselâmı
karşıladılar. Cuma Namazı Farz
Kılındı Peygamberimiz Aleyhisselâm,
Medine'ye bir saatlik mesafede bulunan Küba'da
iki hafta kadar kaldı. İslâm'da ilk mescid olan
Kuba mescidini yaptırdı. Hazreti Ali ile bazı
sahabiler burada kendisine kavuştu. Daha sonra
bir Cuma günü, etrafını kuşatan müminlerle
Medine'ye hareket etti. Rânûna vadisindeki Salim
Oğulları yurdundan geçerken, öğle vakti Cuma
namazı farz kılındı. Peygamberimiz Aleyhisselâm
bu emri bildirerek ilk Cuma namazını kıldırdı ve
güzel bir hutbe okudu.
Aynı günün akşamı Medine'liler Peygamberimiz
Aleyhisselâmı büyük bir sevgi ile karşıladılar,
bayram yaptılar. Kendisini ve O'na inanarak
hicret edenleri başlarına tâc ettiler.
Peygamberimiz Aleyhisselâmı müsafir etmek için
yarışa girdiler. Efendimiz (A.S) ise, hiçbirini
kırmamak için devesini serbest bıraktı.
DevesininHazreti Halid b. Zeyd Ebû Eyyub
Ensarî'nin evinin yanına çökmesiyle, yedi ay
onun evinde müsafir kaldı. |
|
|
|
|
MEDİNE
DEVRİ |
 |
|
MEDİNE DEVRİ (M.622
- İslamın 13. Yılı - Hicri-1 ) Peygamberimiz
Aleyhisselâmın Medine'ye hicretiyle, ilahî
vazifeyi ifa etmekteki 13 senelik Mekke devri
sona ermiş, 10 yıllık Medine devri başlamış
oldu. Hicretin İslâm ve dünya tarihindeki yeri
çok mühim olduğundan, yapılışından 17 yıl sonra
takvim başlangıcı olarak kabul edildi. Böylece
Medine devriyle, aynı zamanda hicret yılı da
başlamış oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
hicretinde 53 yaşında bulunuyordu. Bu 53 sene,
Fil yılından Hicret'e kadar geçen zamanı da
gösteriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
gelişiyle o zamana kadar Yesrib diye anılan bu
şehir, Medine (Medinetünnebî = Peygamberin
Şehri) olarak isim değiştirdi. Müslümanlar
Arasında Kardeşlik Kurulması Mekke'li
müslümanlar yurdlarından göç edip ayrıldıkları
için Muhacirler, Medine'li müminler ise onlara
her türlü yardımı yaptıkları için, bu mânâya
gelen Ensâr adıyla anılıyorlardı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm düşmanlara karşı iyice
kuvvetlendirmek ve aralarında daha çok
kaynaştırmak için müminleri birbirine kardeş
yaptı. Bir muhacir ve bir ensâr mümin, ikişer
ikişer kardeş oldular. Böylece vatanlarını
bırakıp mallarını, mülklerini Allah yolunda
terkedenlere, yine Allah için diğer kardeşleri
ellerini uzatıyor, malını paylaşıyor, derdine
ortak oluyordu. Bununla da İslâm iyice kuvvet
bulup din hizmeti daha kolay
yapılıyordu. Müslümanlar arasındaki bu
kardeşlik, tarihte örneği görülmemiş bir şekilde
büyük bir mânâyı dile getiriyor, kan
kardeşliğinden daha tesirli olduğunu
gösteriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
müminleri kardeş yaptıktan sonra, erkek ve kadın
yeni müslüman olanların hepsinden de bîat almış,
ahd ve sözle Allah yoluna bağlamıştı. Bu
kardeşliğin tesiriyle mal ve sermaye sahibi olan
Mekke'li muhacirler de kısa zamanda ticaret
hayatında ilerlemişler, kendi kendilerini idare
eder hale gelmişlerdi. Hatta içlerinde büyük
kervanlar kaldıranlar, son derece zengin olanlar
bile vardı. Yahudilerle Vatandaşlık
Andlaşması Peygamberimiz Aleyhisselâm
müminleri birbirine bağladıktan sonra, aynı
şehirde beraber yaşadıkları diğer insanlarla da
iyi münasebetler kurmak istedi. Bunların başında
yahudiler geliyordu. Müslümanlar Medine'ye göç
etmekle düşman tehlikesinden kurtulmuş
sayılmazlardı. Kureyşliler, gönderdikleri
mektublarla gerek yahudileri, gerekse Medine
kâfirlerini müminler aleyhine kışkırtıyorlar, bu
hususta onlara bile hakaret ve tehditte
bulunuyorlardı. Yahudilerle yapılan
vatandaşlık andlaşmasında, Medine'ye yapılacak
düşman saldırıları karşısında ortak hareket
etmek, birbirlerinin haklarına saygı göstermek,
kötü hareketlerden, yasaklardan kaçınmak gibi
maddeler vardı, andlaşmazlık halinde
Peygamberimiz Aleyhisselâm hakem seçilmişti.
Ancak müslümanlığın ilerlemesini istemeyen
yahudiler, sonraları ilk fırsatta andlaşmayı
bozdular ve cezalarını da çektiler. Mescid-i
Nebevî'nin Yapılması - Suffa
Eshâbı Peygamberimiz Aleyhisselâm Medine'ye
gelince, müminlerin genişçe ibadet edebileceği
bir Mescid ihtiyacı ortaya çıktı. Şehre
girişinde devesinin çöktüğü arsa satın alındı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve bütün sahabiler
canla başla çalışarak büyük bir Mescid yapıldı.
Bu mescide,"Mescid-i Nebevî = Peygamber Mescidi"
.adı verildi. O zaman kıble, Mescid-i Aksa üzere
olduğu için, mihrabı Kudüs'e doğru
yapıldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm
mescidinin hemen yanıbaşına Suffa denilen
gölgelik bir yer yaptırdı. Kimsesiz, ilim
öğrenen ve öğreten müminleri yerleştirdi.
Böylece bugünkü Kur'ân mekteblerinin temeli
atılmış, ilim tahsili başlamış oldu. Suffa
Eshâbı adıyla anılan bu müminler, devamlı olarak
Peygamberimiz Aleyhisselâmın yanında bulunurlar,
ilim öğrenirlerdi. Sahabile.rin zenginleri ise,
onların geçimini sağlarlardı. Islama yeni
girenlere öğretici olarak burada yetişen âlimler
gönderilirdi. Hazreti Aişe ile Evlenmesi (M.
623- H. 2) Peygamberimiz Aleyhisselâm, Mescid'in
inşaası bittikten sonra, bitişiğinde kendi ev
halkı için Hâne-i Saadet adı verilen odalar
yaptırdı. O zamana kadar Mekke'de bulunan ev
halkını getirterek buralara yerleştirdi.
Efendimiz o zaman Hazreti Şevde validemiz ile
evli, Hazreti Ebû Bekir'in kızı Hazreti Aişe
validemiz ile de nişanlı idi. Mescid ve hanei
saadet yapıldıktan sonra Hazreti Aişe validemiz
ile evlendi. Hicretten 7-8 ay sonra yapılan bu
evlilik sırasında Hazreti Aişe validemiz 18
yaşında, zekâsı ve aile terbiyesi çok
olgunlaşmış bir çağdaydı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm'dan öğrendikleriyle, hadis ve fıkıh
ilmine çok büyük hizmetlerde bulunmuştur. İlk
Ezan, Namaz Rekatleri Ve Aşûrâ Orucu (H.-2)
Mescid'in bitmesinden sonra, müslümanlara namaz
vakitlerini bildirmek için bir alâmete ihtiyaç
oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabileriyle
çeşitli çareler konuştu. Çan çalmak, boru
çalmak, ateş yakmak gibi fikirler, başka
dinlerin alâmetlerine benzediği için kabul
edilmedi. Sonra, görülen bir rüya üzerine
bugünkü şekliyle Ezan sünnet kılındı. Aynı
zamanda ilahî vahiy ile de bildirilen Ezan, çok
kuvvetli bir sünnet oldu. Hazreti Bilal i
Habeşî, gür sesiyle ezan okumaya
başladı. Hicretin birinci yılında namaz
rekatlerinin sayısı da değişti. Mi'racda vitir
ve akşam namazı farzı üç, yatsı, sabah, öğle ve
ikindi namazlarının farzları ise ikişer rekat
olarak emrolunmuş ve hicrete kadar böyle
kılınmıştı. Ancak hicretten hemen sonra vitir ve
akşam namazı farzı yine üç, sabah namazı farzı
da iki rekat olarak kaldı, hazerde ve seferde
değişmedi. Yatsı, öğle ve ikindi namazlarının
farzları ise seferde yine iki olarak kaldı,
hazerde ise dörder rekata yükseltildi. Cuma
namazının farzı, Ramazan ve Kurban namazları ise
iki rekat olarak emrolundu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm Medine'ye gelince, sahabilerine
Muharrem ayında Aşûrâ orucu tutulmasını da
bildirdi. Kâfirlerle Savaşa İzin Verilmesi
(M. 623- H.2) Mekke Kâfirleri, müslümanların
günden güne kuvvet bulmasını çekemiyorlar,
kendileri için büyüyen bir tehlike olarak
görüyorlardı. Bu endişelerinden dolayı, Medine
yahudileri ile müşriklerine gönderdikleri
mektublarla kışkırtıcılıktan geri kalmıyorlardı.
Bunun tesiri de kendini göstermiş, yahudiler ve
yerli kâfirler düşmanlığa başlamışlardı. Bunlara
müslüman gözüküp de kâfirlerle aynı düşmanlığı
gizli ve sinsice yapan münafıklar eklenince,
İslâm'ın düşmanları gittikçe işi
azıtıyordu. Kureyş kâfirleri kışkırtıcılıkta,
hakaretti sözler yayarak dil ile yaptıkları
düşmanlıklarına; bir de, Medine yakınlarına
kadar sızarak mal ve can emniyetini bozmayı
eklediler. Kâfirlerin bu baskınları karşısında,
sayıları 1500'e ulaşan müslümanlar nöbet tutmaya
başladılar. Kâfirlere karşı koymak istediler.
Ancak ilahî emir henüz gelmediği için
Peygamberimiz Aleyhisselâm izin
vermiyordu. Nihayet bir müddet sonra, önce
İslâm şairlerine, kâfirlerin dil ile
saldırılarına karşı koyma izni çıktı. Arkasından
da müşriklerin kullandıkları silâhlarla karşılık
vererek, mukaddes cihad emri geldi. Böylece
müminlerin kendilerini savunması şeklinde
başlayan küçük, büyük pek çok savaşlar
oldu. Seriyye ve Gazalar Peygamberimiz
Aleyhisselâmın hazır bulunduğu savaşlara "Gazâ"
veya "Gazve", bulunmadıklarına ise "Seriyye" adı
verilir. Gazaların sayısı 20'den fazla,
seriyyelerin adedi ise 50'ye yakındır.
Gazvelerin içinde en mühimleri Bedir, Uhud,
Hendek ve Hayber savaşlarıdır. Seriyyeler,
keşif kolları halinde düşmanın halini
gözetlemek, ticaret kervanları üzerine giderek
gözdağı vermek gibi vazifeler yapıyor, müslüman
yiğitlerin kendilerini korumak, Allah yolunda
vuruşmak için hazırlıklı olduklarını
gösteriyordu. İlk seriyye bir beyaz bayrak
bağlanarak Hazreti Hamza'nın kumandanlığında
gönderilmiştir. Bedir savaşına kadar seriyyelere
katılan askerler hep muhacir müminlerden meydana
gelmiştir. Serriyelerin hiç birinde kan
dökülmek istenmemiştir. Ancak Hazreti Abdullah
b. Cahş kumandanlığında yapılan seriyyede, çok
nazik bir durum ortaya çıktığı için ilk defa
Allah yolunda düşman öldürülmüş, esir ve ganimet
alınmıştır. Fakat hadise haram aylardan Receb'e
rastladığı ve Peygamberimiz Aleyhisselâm kan
dökme emri vermediği için dedikodulara,
üzüntülere yol açmıştır. Daha sonra gelen bir
vahiy ile seriyye askerleri afvolunmuş,
kâfirlerin yaptığı düşmanlığın daha ağır ve kötü
olduğu bildirilmiştir. Kıble'nin Kudüs'den
Kabe'ye Çevrilmesi (M. 623- H.2) Hicretin ikinci
senesine kadar müminler Kudüs'deki Mescid-i
Aksâ'ya doğru namaz kılıyorlar, ibadet
yapıyorlardı. Bu senede ise kıble Mescid-i
Aksâ'dan Mescid-i Haram'a, Kabe'ye çevrildi. Bu
husustaki vahiy geldiği zaman, Peygamberimiz
Aleyhisselâm Seleme Oğulları yurdundaki mescidde
öğle namazını kıldırıyordu. Farzın ikinci
rekatinin rükûsunda vahyin gelmesiyle, Kudüs'den
Kabe'ye doğru döndüler. Namazlarını bu halde
tamamladılar. Onun için bu mescid, "İki Kıbleli
Mescid" adını aldı. Yahudiler ve
Hıristiyanların da kıbleleri Kudüs olduğu için,
daha önce müminlerin o tarafa doğru ibadet
etmesinden memnun oluyorlardı. Zaten onların
İslâm Dinine ısınmaları için, bir süre böyle
devam etmişti. Kıblenin değişmesiyle gerek
yahudiler, gerekse kâfirler çok dedikodu ve
yaygara yaptılar. |
|
|
|
|
BEDİR
SAVAŞI |
 |
|
Bedir Savaşı,
İslâm'ın gelişinin 15'inci, hicretin ikinci,
miladın 624'üncü yılında Medine'ye 80 millik
mesafedeki Bedir köyünde meydana geldi.
Kâfirlere karşı korunmak ve Allahü Teâlâ'nın
dinini yaymak için verilen savaş izninden sonra
yapılan ilk gazâ olan Bedir'in; tarihteki yeri
çok büyük ve mühimdir. Müslümanları Medine'de
de rahat bırakmayan, tehdit mektublarıyla
şehirde huzuru bozan, yakın yerlere kadar
gelerek yağmacılıkla mal emniyetini sarsan
Kureyş müşrikleri harbe hazırlanıyorlardı. Bunun
için Ebû Süfyan idaresinde büyük bir ticaret
kervanını Şam'a göndermişlerdi. Elde edilecek
gelir ile silahlarını ve kuvvetlerini iyice
arttırmak istiyorlardı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm Ramazan ayı içerisinde, Kureyş
kervanının halini anlamak ve hazırlık olmak için
sahabileriyle beraber Medineden çıktı. İslâm
Ordusunda ilk defa Medine'li ensâr da yer
almıştı. Müslümanların bu hareketini haber alan
Ebû Süfyan, kervanının korunması için Mekke'ye
haber saldı. Mekke'de koparılan yaygara üzerine
büyük bir kâfir ordusu yola çıkarıldı.
Müminlerden önce gelerek Bedir'de su başını
tuttular. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir
savaş maksadıyla çıkmamıştı. Ancak Kureyşlilerin
bu kötü niyetleri karşısında sahabileriyle
görüştü. Onların fikirlerini, düşüncelerini
öğrendi. Buraya kadar sokulmuş bulunan düşmana
karşı konulmasında birleşildi. Sahabiler Fahri
Kâinat Efendimize sonuna kadar bağlılıklarını
bildirdiler. Ebû Süfyan ticaret Kaafilesini
sahilin kestirme yollarından geçirerek tehlikeli
bölgeden uzaklaştırmıştı. Kervanı kurtardığını
Kureyşlilere de bildirmişti. Ancak müslümanlarla
savaşmak, onların birliğini dağıtmak için çoktan
beri fırsat arayan müşrikler geri dönmediler.
Sayı ve silah üstünlüklerine güvenerek
müslümanları ortadan kaldırabileceklerini
sandılar. Tarafların Kuvvetleri Kureyşliler
saldırarak, müminler ise kendilerini koruyarak
savaşa başlayacakları sırada kuvvet dengesi
birbirinden hayli farklıydı. Ebû Cehil'in
kumandası altındaki kâfirler, 100 atlı, 700
develi, geri kalanı yaya olmak üzere 950
kişiydi. Çoğu zırhlı ve ağır silahlarla
donatılmıştı. Müminler ise 3 atlı, 70 develi
313 yiğitti. Hayvanlara nöbetleşe biniyorlardı.
Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kızı olan,
zevcesi Hazreti Rukayye'nin ağır hastalığı
sebebiyle Hazreti Osman gibi bir kaç sahabîye
izin verilmişti. Bedir'de, şimdiye kadar kan
ve başka anlaşmazlıklar için çarpışan Arap
kavmi, ilk defa din uğruna savaşıyordu. Bunun
içindir ki, iki tarafın askerlerinden çoğu
birbirlerinin en yakınıydı. Müslümanların
sancağını Hazreti Mus'ab, kâfirlerin bayrağını
kardeşi Ebû Aziz taşıyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın amcalarından Hazreti Hamza kendi
yanında, diğer amcası Abbas düşman safındaydı.
Yine damadlarından Hazreti Ali yanında iken;
diğeri, Hazreti Zeyneb'in kocası Ebû Âs kâfirler
arasındaydı. Hazreti Ebû Bekir'in oğullarından
Hazreti Abdullah yanında, Abdurrahman ise
karşısında bulunuyordu. Diğerlerinin yakınları
da bunlar gibiydi. Savaş Başlıyor (M. 13 Mart
623 - H. 17 Ramazan 2) Hazırlıklardan sonra, iki
ordu 17 Ramazan'a rastlayan Mîlâdî 13 Mart 624
Cuma günü sabahı karşı karşıya geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm müminlerin orucunu
bozdurdu. Gece yağan yağmurla su ihtiyaçlarını
da karşılamışlardı. Çünkü su kuyusu kâfirlerin
elinde bulunuyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
Allahü Teâlâ'ya dualarda bulunuyor, yalvarıyor,
müminlere müjdeler veriyordu. Müslümanların da
kendilerinden üç misli fazla düşman karşısında,
maneviyatı artıyor, gayretleri
çoğalıyordu. Hazreti Abdullah b. Cahş
seriyyesinde öldürülen Amr'ın kardeşi Âmir, bir
ok atarak Hazreti Ömer'in âzadlı kölesi Hazreti
Mihca'yı şehîd etti. İslâm yolunda savaşta, ilk
düşen şehîd o oldu ve çarpışma da böylece
başladı. İlk hücumu ve öldürmeyi kâfirler
yapmış, müminler de karşılık vermek zorunda
kalmış oluyorlardı. O zamanın âdetine göre,
Kureyşliler ortaya üç kişi çıkardı. Müminlerden
de Hazreti Hamza, Hazreti Ali ve Hazreti Ubeyde
karşılık verdiler ve düşman kâfirleri yere
serdiler. Artık savaş, iyice kızışmış,
Kureyşliler korkunç bir saldırıya geçmişti.
Müminler iman kuvvetiyle karşı koydular ve büyük
bir azimle dayandılar. Sonunda Allahü Teâlâ'nın
yardımına kavuştular. Zafer Müslümanların
Savaşın sonunda kâfirler bozguna uğramış, galib
gelenler Allah ve Rasûlüne inananların olmuştu.
Aralarında Ebû Cehil gibi büyük kâfirlerin de
olduğu 70 Kureyşli öldü, 70 kişi de esir düştü.
Canını kurtArapilenler de ölülerine, mallarına
bakmadan kaçtı. Müminler jse 14 şehîd verdi, bol
ganimet aldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm
esirlere hoş davranılmasını emretti. Kâfirlerin
ölüsünü ise bir çukura doldurttu. Haber Mekke'ye
ulaşınca kimse inanamadı. Şehir halkı mateme
büründü. Savaşa gelmeyen ve yerine paralı asker
gönderen Ebû Leheb, bir hafta sonra kahrından
öldü. Müslümanlar büyük ve mühim bir zafere
kavuştu. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kızı
Hazreti Rukayye'nin ölüm haberi gelmekle,
sevinmeleri uzun sürmedi. Savaşta alınan
ganimetler eşit şekilde sahabîlere dağıtıldı.
İzinli olanların hakkı da verildi. Esirler ise
kurtulup paraları ödettirilerek serbest
bırakıldı. Kurtulma parasını bulamayan kâfirlere
ise mühim bir hak tanındı. Ensâr çocuklarından
onar kişiye okuma-yazma öğreterek kurtuldular.
Bazıları ise hallerine göre karşılıksız
salıverildi. Esirler hakkındaki bu güzel
davranış, çoklarının îman etmesine yol
açtı. Zekât Ve Oruç Farz Kılınıyor (M. 623-
H.2) Hicretin ikinci senesinde mühim dinî
hükümlerden bir kısmı daha emrolundu. Bunlar,
oruç, fıtır sadakası, zekât, kurban, Ramazan ve
Kurban bayramları namazlarıdır. Ramazan orucu,
Bedir gazasından önce Şaban ayında farz kılındı.
Ayrıca fıtır sadakası da emrolundu. Ramazan ve
Kurban bayramları namazları ve bu bayram
günlerindeki beş vakit namazdan sonra tekbir
getirmek vâcib oldu. Zilhicce ayında kurban
kesmek vacip zekât da, farz kılındı. Kaynuka
Yahudileriyle Savaş (M. 623- H.2) Müslümanların
Bedir zaferini kazanarak kuvvetlenmesi,
yahudilerin hoşuna gitmedi. Kıskançlıkları iyice
artarak huzursuzluk çıkardılar. Daha önce
müminlerle yaptıkları andlaşmayı da bozdular.
Kendilerine güvendikleri ve Kureyşlilerden üstün
gördükleri için savaşa hazırlandılar. Bir yahudi
kuyumcunun dükkanına gelen bir mümine kadının
hakarete uğraması ile iş alevlendi. Hakaret eden
yahudi ile mümine kadını korumaya gelen
müslümanın öldürül mesiyle savaşa girilmiş
oldu. Hemen Kalelerine çekilen ve savaşa
başlayan yahudiler, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
sulh tekliflerini reddettiler. Bunun üzerine
kale kuşatıldı. 15 gün kuşatma altında kalan
yahudilere, umdukları yardım gelmedi. Sonunda
teslim olduklarını açıkladılar. O zamanın savaş
kanunlarına göre, teslim olanlar
öldürülebilirdi. Ancak münafıklardan araya
girenler oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
fitnenin büyümemesi için ricaları kabul etti.
700 kişilik Kaynuka Oğulları yahudileri
canlarını kurtarıp Suriye'ye sürgüne gittiler.
Ele geçen ganimet askerlere dağıtıldı. Topraklar
da ihtiyaç sahibi müminlere
verildi. |
|
|
|
|
UHUD
SAVAŞI |
 |
|
Uhud
Savaşı Kureyş kâfirleri Bedir hezimetinden
sonra, öc almak için bir yıl hazırlık yaptılar.
Mekke'nin idarecisi de Ebû Süfyan olmuştu.
Medine'yi basmak, müminlerden intikamlarını
almak düşüncesiyle 3000 kişilik bir ordu
hazırladılar. Orduda 700 zırhlı, 200 atlı ile
3000 deve bulunuyordu. Orduya, yakınlarının
öcünün alınması için askerleri gayretlendirmek
maksadıyla bazı Kureyş kadınları da katılmıştı.
Ayrıca düşük ahlâklı kadınlar ile çalgı ve içki
âlemeri ile ordunun rezilliği arttırılmıştı.
Kısaca kâfirlerin gayretini arttırmak için her
türlü çare düşünülmüştü. Ebû Süfyan'ın karısı
Hind gibi kadınlar da, askerlerinin Bedir'deki
gibi kaçmalarını önlemek için orduya
katılmışlardı. Katılmalarını istemeyenlere karşı
da bu fikirlerini açıkça
söylüyorlardı.Peygamberimiz Aleyhisselâmın
Mekke'de bulunan amcası Abbas, Kureyşlilerin bu
büyük hazırlığını özel olarak tuttuğu bir adamla
gönderdiği mektubda yeğenine bildirdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve dostlarının zarar
görmesini istemiyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm gönderdiği keşif kolları ile, bu
haberin doğruluğunu ayrıca öğrendi. Düşmanı
karşılamak için hemen hazırlıkları
başlattı.
İstişare
Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerini
topladı ve nasıl hareket edeceklerini konuşmaya
başladı. Kendisi gördüğü bir rüya üzerine
şehirde kalarak düşmanı püskürtmek fikrinde
olduğunu söyledi. Sahabîlerin bir kısmı da bu
düşüncede olduklarını bildirdiler. ancak Bedir
savaşma katılamayanlar, gençler ve yiğitler,
düşmanla göğüs göğüse çarpışmak için Medine
dışına çıkılmasını istediler. Bu fikirlerinin
kabulü için de çok İsrarlı davrandılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm bunun üzerine İslâm
ordusu ile hazırlandı. Dışarıda savaşmak için
İsrar edenler, Peygamber Aleyhisselâmın fikrine
göre hareket etmenin daha iyi olacağını
anladılar. Bu fikrin uygulanması için
İsrarlarından vazgeçtiler. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâm, verilen karardan dönmesinin uygun
olmadığını bildirdi.
Tarafların
Kuvvetleri Peygamberimiz Aleyhisselâm 1000
kişilik bir kuvvetle Cuma namazından sonra
Medine'den çıktı. Yolda yahudilerden bir kısmı
da savaşa katılmak istedi. Fakat Peygamberimiz
Aleyhisselâm kabul etmedi. Yahudilerle dost olan
münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül,
bazı bahaneler göstererek 300 adamıyla birlikte
İslâm Ordusundan ayrıldı. Onların Medine'ye
dönmesiyle müminler 700 kişi kaldı. Bunlardan
100'ü zırhlı, ikisi atlı idi.İslâm Ordusu Uhud
dağına vardığı zaman, düşman askerleri oraya
yerleşmişti. Kâfirlere gözükmeden şafak vakti
dağın eteklerine varıldı. Arkaları Uhud dağına
gelerek Medine'ye karşı saf bağladılar. Düşmanın
geriden saldırısını önlemek için 50 kişilik bir
okçu bölüğü, dağın sol taraftaki boğazına
yerleştirildi. Peygamberimiz Aleyhisselâm
okçulara, savaşın sonucu ne olursa olsun,
kendilerinden habersiz yerlerini
terketmemelerini emretti.
Uhud Savaşı
Başlıyor (M. 625 - H.4)İslâmın 16'ncı,
hicretin 3'üncü, miladın 625'inci yılının 25
Mart'ında, 11 Şevval Cumartesi günü Uhud gazası
başlamış oldu. Mekkeli kadınların çalgıları
arasında ortaya çıkan ve çarpışmak için adam
isteyen kâfir askerleri Hazreti Hamza ve Hazreti
Ali'nin kılıçları ile yere düştüler. Kureyşliler
ölülerinin öcünü almak, putlarını korumak için
var güçleriyle saldırıyor, onların üçte birinden
daha az müminler ise Allah yolunda, O'nun hak
dâvası uğrunda karşı koyuyorlardı. Savaş kısa
zamanda kızışmış, imanlı İslâm askerleri
düşmanın merkezine kadar ilerlemişti. Onların
kılıç darbeleri altında hemen 20 kâfir ölmüş,
düşen bayraklarını kaldıracak kimse bulunamaz
olmuştu.
Okçular Tembihe
Uymuyor Çok geçmeden Kureyş ordusu
bozulmuş, kadınlar panik içerisinde dağa
kaçışmaya, bağırışmaya başlamışlardı. Müminlerin
bir kısmı kaçan düşmanı kovalamaya çalışırken,
diğer bir kısmı ise savaş zaferimizle bitti,
diyerek ganimet toplamaya başlamıştı. Ganimetler
pek çok olduğundan düşmanı sonuna kadar kovalama
işini bıraktılar, ele geçen büyük bir fırsatı
tam değerlendiremediler. Ayneyn adındaki boğaza
yerleştirilmiş bulunan okçular da savaşın,
kendilerinin zaferiyle bittiğini söyleyerek
ganimet toplamaya koştular. Kumandanları Hazreti
Abdullah b. Cübeyr'in, hiç bir halde buradan
ayrılmamakla emrolunduklarına dair gösterdiği
çabalar bir sonuç vermedi. Boğazda kumandanla
beraber sekiz okçu kalıverdi. Kureyş
kumandanlarından Halid b. Velid, bu fırsatı çok
kollamış fakat ele geçirememişti. Okçuların
dağıldığını görünce, 250 kişilik süvari birliği
ile boğaza daldı. Kalan okçuları şehîd ettikten
sonra, ganimet toplamaya dalan mümin askerleri
arkadan sardı. Diğer taraftan da dağılan Kureyş
askerleri toplanıp saldırmaya başladı.
Müslümanlar iki taraftan da kıskaca alınmıştı.
Müminler aralarındaki parolayı bile unutmuşlar,
birbirlerine girmişlerdi. Bu şaşkınlık
içerisinde savaşı kazanmışken kaybeder hale
düştüler. Dağlardan inen Kureyş kadınları tekrar
kâfirleri çalgılar ve şarkılar ile coştumaya
çalışıyorlardı. İslâm Ordusu pek sıkışık bir
halde kaldı. Kendilerini toparlamaya
çalıştılarsa da, Kureyşliler üstünlüğü ele
geçirmişti. Bazı sahabîler Kureyş'in amansız
saldırılarına, yer yer mukavamet gösteriyorlar
ise de, umumî gidiş kâfirlerin lehine
idi.
Mübarek Dişi
kırılıyor Kureyş askerleri bu fırsattan
faydalanarak Peygamberimiz Aleyhisselâmı
öldürmeyi gözetliyordu. Sahabîlerden Hazreti
Mus'ab'ı, Efendimiz (A.S) sanarak şehîd etmişler
ve bunu bağırarak savaş meydanına duyurmuşlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın öldürüldüğüne dair
yayılan bu yanlış haber de, müslümanların
moralini iyice bozdu. Halbuki, dağın tepesinde
bir avuç müslüman Peygamberimiz Aleyhisselâmın
etrafını sarmışlar, O'na bir zarar gelmemesi
için canlarını veriyorlardı. Bu arada
Peygamberimizin mübarek dişi kırılmış, yanağı
yarılmış, bazı yaralar almıştı. Ebû Süfyan,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın bulunduğu tepenin
altına gelerek oradakilere seslendi.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın, Hazreti Ebû Bekir
ve Hazreti Ömer'in sağ olup olmadıklarım
öğrenmek istedi. Fakat Peygamberimizin emriyle
cevap verilmedi. Ebû Süfyan'ın "Demek ki,
bunların hepsi ölmüş!" demesine dayanamayan
Hazreti Ömer, "Hayır! Sorduklarının hepsi de
sağ!" cevabını verdi. Ebû Süfyan: "Savaş
nöbetledir. Bugün biz Bedir'in öcünü aldık!"
diye övünmek istedi. Hazreti Ömer de "Fakat
bizim ölülerimiz Cennette, sizinkiler
Cehennemde!" diye haykırdı. Müşrikler,
müminlere karşı sağladıkları üstünlükten
faydalanıp savunmasız kalan Medine'ye
giremediler. Çünkü Allahü Teâlâ'nın onlara
verdiği korkuyla, müminlerden tek bir esir bile
alamadan Mekke'nin yolunu tuttular. Yolda
akılları başlarına geldi ve tekrar saldırmayı
düşündüler. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm da
böyle bir tehlikeyi düşündü. Sahabîlerden bir
birlik meydana getirdi. Başlarına geçerek
düşmanı takibe çıktı. Medine'den sekiz
kilometrelik mesafedeki Hamrâulesed denilen yere
kadar gidildi. Üç gece hiç sönmeyen kalabalık
ateş yaktırdı. Müslümanlara kuvvet geldiğini
sanan kâfirler korktular. Tekrar saldırmaya
cesaret edemeden yollarına devam ettiler.
Halbuki müminlerin sayısı 75 kişilik bir
kuvvetti. Uhud savaşı böylece üç safha
geçirmiş oldu. Müminler galib iken mağlûb,,
mağlûb iken düşmanı takible tekrar galib hale
geldi. Mağlûb duruma düşmeleri, Peygamberimiz
Aleyhisselâmın iki emrinde gösterdikleri
gevşeklikten, galib hale gelmeleri ise tekrar
O'nun sözlerine tam yapışmakla mümkün
oldu. Uhud Savaşı'na bazı mümin kadınlar da
katılmışlar, yaralıların yarasını sarmak,
askerlere su dağıtmak gibi vazifeler
yapmışlardır. Kureyşli kadınlar ise kâfirleri
eğlendirmek, kaçmalarını önlemek, öçlerini
alabilmek için katılmışlardı. Bu arada savaş
meydanındaki şehîdlerin burunlarını, kulaklarını
kesmek gibi vahşîce, insanlığa sığmayan
alçaklıklarda bulunmuşlardır. Uhud'da kâfirler
20 ila 30 arasında ölü verirken, müminlerden 70
kişi şehîd düştü. Bunlar arasında Peygamberimiz
Aleyhisselâmın amcası Hazreti Hamza da
vardı.
İrşad Heyetleri
İhanete Uğruyor (M. 625- H.4) Uhud
savaşının sonucu, müşrikleri, yahudileri ve
onlara destek olan kabileleri şımartmıştı.
Müminler ise, gelecek tehlikelere karşı çok
tedbirli davranıyorlardı. Diğer taraftan ise,
çıkarılan seriyyelerle düşmanlara karşı hazır
olduklarını gösteriyorlardı. Fakat düşmanlar
başka aldatıcı yollara başvurdular. Müslümanları
böyle kalleşçe avlamak istediler. Hicretin
dördüncü yılında, irşad için istenen müminler
ihanete uğradılar.
Raci'
Vak'asıMedine yakınındaki kabilelerden
ikisi, Fahri Kâinat Efendimize gelerek
kendilerine İslâm dinini öğretecek kılavuzlar
göndermesini istediler. Efendimiz (A.S) de
Kur'ân öğretip din bilgilerini anlatmak üzere,
10 kişilik bir irşad heyetini onlarla gönderdi.
Fakat Kaafile Raci' denen yere varınca müminler,
20 kişilik bir çete tarafından sarıldı. İhanete
uğradıklarını anlayan irşad heyeti, dağa
sığınarak kendilerini savundular. Sekizi şehîd
edildi, ikisi ise canlarına zarar gelmemek üzere
teslim alındı. Fakat onlar da Mekke müşriklerine
satıldı. Kureyşliler, bu iki mümini Bedir'de
ölenlere karşılık idam ettiler. Canlarının
bağışlanması için dinlerinden dönmeleri
peygamberlerini kötülemeleri teklifini ise
şiddetle reddedip .şehîdlik rütbesine
kavuştular.
Bi'ri Maune
Faciası Yine aynı sene içinde Necid şeyhi
Ebû Berâ, Peygamberimiz Aleyhisselâmdan din
öğretmeleri için bir heyet istedi. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın güvenememesi üzerine, kendisine
teminat verdi. Bunun üzerine Suffa eshabından 70
kişi gönderildi. Kendilerine, Ebû Berâ'nın
yeğenine yazılan bir de mektub verildi. Ebû
Berâ'nın iyi niyetine rağmen, yeğeni başka
adamlar toplayarak, mektubu bile okumadan
müminlere baskın yaptı. "Bi'r-i Mâune = Mâune
Kuyusu" mahallinde irşad heyetini kılıçtan
geçirtti. İçlerinden sadece biri sağ olarak
kurtuldu. Medine'ye gelerek acı haberi
ulaştırdı. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve
sahabîleri çok elem içinde kaldılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm bir ay müddetle,
namazdan sonra bu zalimlere beddua etti.
Müminler göz yaşı dökerken, münafıklar,
yahudiler bu işe çok sevindiler. Bu hadise,
Bi'r-i Mâune Faciası adıyla anılır.Benî Nadir
GazasıUhud Savaşından altı ay sonra Benî Nadir
yahudileri ile gazâ yapıldı. Medine'nin Kuba
köyü yakınlarında yaşayan Nadir Oğulları
yahudileri, Kureyşlilerin tahriklerine
kapıldılar. Uhud Savaşının sonucunu İslâm
aleyhine kullanmak istediler. Peygamberimiz
Aleyhisselâmla yaptıkları andlaşmayı bozdular.
Diyet borçlarını ödemeleri için bazı
sahabîleriyle beraber yurdlarına gelen Fahri
Kâinat Efendimize suikast yapıp kalleşçe
öldürmeye bile kalkıştılar. Onların kötü
niyetini anlayarak oradan ayrılan Peygamberimiz
Aleyhisselâm, ya andlaşmayı yenilemelerini veya
10 gün içinde Medine'yi terketmelerini
bildirdi. Yahudiler Medine'den
ayrılmaya hazırlanırken, münafıkların reisi
Abdullah b. Ubey b. Selül gizlice haber
gönderdi. Kendilerinin ve diğer yahudi
kabilelerinin yardım edeceklerini vaadederek
direnmelerini istedi. Nadir Oğulları bir yıllık
yiyeceklerini doldurup çok sağlam gördükleri
kalelerine çekildiler. Müslümanlar kaleyi
kuşattılar. Kuşatma ve savaş 20 gün kadar sürdü.
Vaadedilen yardım gelmeyince, yahudiler aman
diledi. Bunun üzerine mallarını alarak
gitmelerine izin verildi. Yahudiler düğün alayı
gibi şenliklerle Medine'den ayrıldılar.
Silahları ve toprakları müminlere kaldı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm toprakları
muhacirlere ve ensârdan fakir olan iki mümine
dağıttı. Yahudilerin böylece Medine'den
çıkarılması Peygamberimiz Aleyhisselâmın
tesirini arttırdı. |
|
|
|
|
HENDEK
SAVAŞI(M. 627-
H.6) |
 |
|
Medine'den sürülen
Kaynuka ve Nadir Oğulları Yahudileri, İslama
karşı olan kinlerini arttırmışlar, öc almak
hevesine kapılmışlardı. Bunun için sığındıkları
yerlerde hazırlıklar yaptılar. Mekke'ye giderek
Kureyşlilerle beraber Islama karşı anlaştılar.
İslâm düşmanlığını körüklemek için puta tapmanın
Allahü Teâlâ'ya ibadet etmekten üstün olduğu
sapıklığını bile söylemekten çekinmediler.
Kendileri kitap sahibi olduklarını bilip
putperestliğe karşı durdukları halde, İslâm
düşmanlığı için böyle alçaklığa düştüler..
Müslümanlarla savaş için kâfirlere büyük yardım
ve vaadde bulundular. Hendek
Aşılamıyor Ebû Süfyan
kumandasında 10 bin kişilik bir ordu hazırlayan
müşrikler, hicretin altıncı milâdın 627'nci
yılında Medine üzerine yürüdüler. Peygamberimiz
Aleyhisselâm sahabileriyle görüştü. Medine'de
kalarak düşmanı karşılamak kararını aldı. Üç bin
kişilik bir İslâm Ordusu hazırlandı. Ancak
düşman çok kalabalık ve hazırlıklı olduğu için
başka tedbirler araştırıldı. Sahabilerden İranlı
Hazreti Selman'ın fikri üzerine, şehrin etrafına
hendekler kazıldı. Bu kazı işleri çok güç oldu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm çalışmalar sırasında
büyük müjdeler verdi. Kureyş'in topladığı ordu,
Medine'ye gelince, gördükleri hendek karşısında
şaşırıp kaldı. Çünkü Arabistan'da şimdiye kadar
böyle bir savaş tekniği görülmemişti. Bu hâl
onların moralini bozdu. Karargâhlarını kurup
beklemeğe başladılar. Hendeği geçemedikleri için
karşılıklı ok ve taş atmalarla kuşatma 20 güne
yakın sürdü. Şehirde açlık ve kıtlık
müslümanları güç durumda bıraktı. Bu arada
Kaynuka ve Nadir Oğulları Yahudileri,
müslümanlarla andlaşma halinde olan Kurayza
Oğulları Yahudilerini de kandırdı. Kuvvet çok
büyük olduğu için, müslümanların işi bitirilecek
gözüyle bakılıyordu. Müminler bu ihanet ile iki
düşman arasında sıkışıp kaldı. O sırada
Gatafan kabilesi büyüklerinden Nuaym, gizlice
müslüman oldu. Bu nazik devrede iyi bir hizmet
yapmak istedi. Kureyşliler ve yahudiler
arasındaki birliği hile ile bozdu. Bu arada
Allahü Teâlâ'nın lütfuyla çıkan bir fırtına her
tarafı alt üst etti, soğuk ve yağmur da
bastırınca müşrikler barınacak yer bulamadı..
Yahudiler ise kalelerine çekildi. Moralleri
iyice bozulan Kureyş ordusu da çareyi çekilmekte
buldu. Müslümanlar en sıkışık bir halde,
umulmadık şekilde kurtuluşa erdi. Çekilen düşman
askerlerinden pek çok mal ve yiyecek kaldı.
Açlık ve kıtlık da giderilmiş oldu. "Hendek"
veya bir çok hiziplerden, kabilelerden asker
toplandığı için "Ahzab Gazası" adı verilen bu
savaşta müminlerden 5 kişi şehîd düştü.
Kâfirlerden ise 4 kişi öldü. Hendeğin dar bir
yerinden atlayan Arap yarımadasının çok ünlü
pehlivan savaşçısı Amr b. Abdivüdd, Hazreti
Ali'nin yiğitçe ve kurnazca karşı koymasıyla can
verdi. Savaşın en sıkışık bir gününde müminler
namazlarını hiç kılamamışlar, gece kazâ
etmişlerdi. Bu gazadan sonra Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Kureyş'in artık saldıramayacağını,
nöbetin kendilerine geldiğini
müjdeledi. Kurayza Yahudilerinin
Cezalandırılması Hendek gazasının en
nazik devresinde ahidlerini, andlaşmalarını
bozan ve vatanlarına ihanet eden Kurayza
Oğulları yahudileri kalelerine çekilmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, müminlere
silâhlarını çıkarmadan onların üzerine hareket
emrini verdi. İhanetin cezası geciktirilmeden
verilmesi için ilâhî ilham gelmişti. Eğer bu
hainlik cezasız kalırsa, müslümanlar için
tehlike devam edecekti. Yahudiler,
müslümanları görünce 900 kişilik kuvvetleriyle
karşı koydular. Kalenin kuşatılması ile süren
savaş, 25 gün sonra yahudilerin teslim olmasıyla
bitti. Yahudiler kendileri için verilecek karar
hakkında, dostları olan Evs kabilesinin reisi
Hazreti Sa'da b. Muaz'ın hakemliğini istediler.
O da yahudilerin arzusu üzerine Musa
Aleyhisselâm şeriatı ve Tevrat'a göre hüküm
verdi. Yahudiler hükmün Tevrat'a uygun olduğunu
kabul ettiler. Buna göre, eli silâh tutan
erkeklerden 400 kişi idam edildi, kadınlar ve
çocuklar esir sayıldı, mallar ise ganimet olarak
alındı. Müreysî Gazası ve Teyemmüm (M.
627- H.6) Medine'ye 9 günlük mesafede
yerleşen Mustalık Oğulları kabilesi,
müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Ancak
Kureyşlilerin tahriklerine kapıldılar. Medine'ye
saldırmak ve Peygamberimiz Aleyhisselâmı
öldürmek sarhoşluğuna düştüler. Böylece
Kureyşlilerin yapamadığını başarmak ve müşrikler
içinde itibarlı hale gelmek istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselâm 1000 kişilik bir
kuvvetle, bunların üzerine yürüdü. Müminlerin
üzerlerine geldiğini gören düşman korktu. Bir
kısmı kaçtı, bir kısmı savaştı. Hicretin
altıncı, milâdın 627'nci yılı Aralık ayında
Müreysi denilen su başındaki savaşta, düşman
kısa zamanda hezimete uğratıldı. Müminler bir
şehîd verdi. Düşman ise 10 ölü ile 700 esir,
binlerce hayvanlık ganimet bıraktı. Kabile reisi
Haris'in kızı Cüveyriyye de esirler arasındaydı.
Babası, onun asaletinden dolayı cariye
olamayacağını ileri sürdü. Cüveyriyye ise
Peygamberimiz Aleyhisselâmın yanında kalmak
istediğini bildirdi. Peygamberimizin kurtuluş
parasını vermesiyle serbest kaldı. Kendi isteği
ile Peygamberimiz Aleyhisselâm ile evlendi.
Sahabiler de müminlerin validesinin yakınlarını
esir tutmaktan kaçındılar, hepsini serbest
bıraktılar. Müreysî veya Benî Mustalık
gazvesi adıyla anılan bu savaştan dönerken,
müminlerin validesi Hazreti Âişe iftiraya
uğradı. Emânet olarak takındığı bir gerdanlığı
düşürmüş ve onu ararken Ka-afileden geri
kalmıştı. Kendisine rastlayan bir mümin, onu
devesine alarak Kaafileye yetiştirdi. Ordudaki
münafıklar bunu dillerine doladılar. İfk
(iftira) dedjkoduları ile bütün müminleri
üzüntüye soktular. Ancak Hazreti Âişe'nin
iftiradan uzak ve temiz olduğuna dair âyetler
indi. ^Peygamberimiz Aleyhisselâm ve müslümanlar
rahatladı. Hazreti Âişe'nin gerdanlığının
aranması sebebiyle İslâm Ordusu beklemiş ve su
sıkıntısı çekilmişti. Namazlarını kılmak için
abdest alacak su bulamadılar. Sahabiler telâşa
kapıldı. Hazreti Ebû Bekir, buna yol açtığı için
kızına çok kızdı. Ancak teyemmüm emri geldi,
bütün müminler sevindi. Toprakla teyemmüm edip
temizlenerek namazlarını kıldılar. Böyle bir
kolaylığa sebep oldukları için Hazreti Ebû Bekir
ailesini kutladılar. Gerdanlığın kaybolmasının
hikmeti de meydana çıkmış oldu. Kabeyi
Ziyaret İçin Yola Çıkış Hicretin altıncı
yılının Zilkade ayında Peygamberimiz
Aleyhisselâm 1500 eshabıyla Kabe'yi ziyaret için
yola çıktı. Niyetleri sadece ziyaret ve tavaf
olduğundan yanlarına, yalnız âdet üzere yolcu
silâhı olan kılıç almışlardı. Bununla
Kureyşlilere de savaşmak için gelmediklerini
göstermek istiyorlardı. Eğer Kureyşliler de sulh
niyetiyle gelişe anlayış gösterirse, İslâm Dini
daha iyi yayılma imkânı bulacaktı. Çünkü bazı
kabileler, arzu ettikleri halde, Kureyşlilerin
savaş haline bakarak müminlere yaklaşmaktan
çekiniyorlar, İslâm Dini ile
şereflenemiyorlardı. Müslümanlar, ihramlarına
bürünmüş, kurbanlık develerini yanlarına almış
oldukları halde, Mekke'ye bir günlük mesafedeki
Hudeybiye Kuyusunun adını taşıyan köye kadar
geldiler. Haber Mekke'ye ulaştığı zaman,
kâfirler telâşa kapıldılar. Ne olursa olsun
müslümanları Mekke'ye sokmamaya karar verdiler.
Müslümanların niyetini tam öğrenebilmek için
elçi gönderdiler. Ancak kendi elçilerinin Fahri
Kâinat Efendimize gösterilen itaat ve hürmeti
anlatmasından hoşlanmadılar. Peygamberimiz
Aleyhisselâm Kureyşlilere hacdan başka bir
maksat için gelmediklerini anlatabilmek için,
müminlere baskın için gelen ve esir alınan
müşrikleri de serbest bıraktırdı. Gönderdiği bir
keşif kolu ile de müşriklerin durumunun ne
olduğunu öğrendi. Peygamberimiz Aleyhisselâm,
kendi elçilerine güvenmeyen, araya girenlerin
sözlerine bakmayan Kureyşlilere, savaş niyetinde
olmadıklarını bildirmek için Hazreti Osman'ı
elçi gönderdi. Kureyşliler Mekke'de bir çok
yakını olmasına rağmen, Hazreti Osman'ı göz
hapsine aldılar. Onun Kabe'yi tavaf için
geldiklerine dair sözlerine aldırış etmediler.
Ancak kendisinin tavafına izin verdiler. Hazreti
Osman ise, Peygamberimiz Aleyhisselâm olmadan
Kabe'yi ziyaret edemeyeceğini bildirdi. Hazreti
Osman'ın gelmemesi üzerine müminler endişeye
düştü. Hatta Mekkeliler tarafından öldürüldüğü
haberi çıkarıldı. Vaziyet çok nazik bir devreye
girdi. Sahabiler Peygamberimiz Aleyhisselâmm
etrafında toplandılar. Bir ağacın altında,
Peygamber elçisini öldürenlerle savaşmak,
Peygamberimizin emirlerine sonuna kadar uymak
üzere biat ettiler, söz verdiler. Onun için bu
ahde, Rıdvan Biati denilir. Müminlerin sayısı ve
silâhı zayıftı, fakat imânları kuvvetliydi. Onun
için bu biatin tarihteki yeri çok
mühimdir. Müslümanların bu kararlı hazırlığı
duyulunca, Kureyşliler telâşa kapıldı. Çünkü
ileri gelenler, savaşların kendileri için iyi
sonuç vermediğini anlamıştı. Üstelik sulh içinde
olurlarsa, Şam ticaret yolunda serbestçe gidip
gelebileceklerini düşünüyorlardı. Hemen Hazreti
Osman'ı serbest bıraktılar. Andlaşma yapmak
üzere de elçiler gönderdiler. Hazreti Osman'ın
sağ olarak dönmesiyle müminler
rahatladılar. Hudeybiye Andlaşması (M.
628-H.?) Peygamberimiz Aleyhisselâm
sulhun daha iyi ofacağını ve Mekke'de gizlice
imân edenleri düşünerek elçilerle andlaşmayı
kabul etti. andlaşma görünüşte müminlerin
aleyhine gibiydi. Çünkü kâbe ziyaretinin ertesi
seneye kalması, imân eden Mekkelilerin Medine'ye
alınmaması, gelirlerse geri verilmesi gibi ağır
hükümler vardı. 10 sene için imzalanan bu
andlaşma, müminlere çok ağır geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendilerini Fetih
Sûresi'nin gelişiyle, zaferin yakın olduğunu
müjdeledi. 13 Mart 628 yılında imzalanan
andlaşma sırasında, Hudeybiye'de 20 gün
kalındıktan sonra dönüldü. Hudeybiye'de
müminlere ağır gelen maddelerin hikmeti kısa
zamanda anlaşıldı. O maddeler, kâfirlerin kendi
isteğiyle andlaşma-dan çıkarıldı. Çünkü andlaşma
hükümlerince, Medine'ye gelemeyen ve barınamayan
müslümanlar Şam yolu üzerinde toplandı. 300
kişilik bir mücahid birliği kurarak Mekke
kervanları için korkulu rüya oldular. Kâfirler
bu tehlike karşısında ricalarla bu hükmü
kaldırttılar. Müminlerin Medine'ye serbestçe
gelmesi, Arap kabilelerinden dileyenlerin
müminlerle birlik olmasıyla İslâmiyet iyice
yayıldı ve kuvvetlendi. Hayber'in Fethi
(M. 628- H.7) Müminler, Hudeybiye
andlaşmasına kadar hep Mekke'li düşmanlarla
uğramışlar, Şam tarafındakilere karşılık
verememişlerdi. Halbuki Hayber'de toplanan
yahudilerin zararı hayli büyüktü. Çünkü
Medine'den kovulmalarının acısını unutmamışlar,
her fırsatta İslâm aleyhinde çalışmaktan geri
kalmıyorlardı. Hayber bereketli ve zengin bir
yer olduğu için maddî kuvvetleri yerindeydi.
Elde ettikleri büyük gelirleri, müminlere zarar
vermek için kullanıyorlardı. Nitekim Hendek
savaşı bunların maddî destekleriyle olmuş,
müşriklerle beraber hareket ederek müminlere
ihanetten çekinmemişlerdi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm Mekke'lilerden sonra Hayber
yahudileri ile de sulh yapıp İslâmın yayılmasını
istiyordu. Bunun için elçiler gönderdi. Ancak
yahudiler bazı müşrik kabilelerle de dost
oldukları için sulhu kabul etmediler. Müşrik
dostları ile beraber müslümanları yeneceklerini
sandılar. Bunun üzerine, İslâm aleyhinde devamlı
olarak kaynayan fitne ve fesad ocağını söndürmek
için karar verildi. 2000 kişilik mücahid ordusu
dört günlük mesafedeki Hayber kalelerine
dayandı. Yahudiler Peygamberimiz Aleyhisselâmm
yeniden yaptığı sulh teklifini yine reddettiler.
Bunun üzerine kale kuşatıldı ve şiddetli
çarpışmalar başladı. Yahudilere yardım
gelecek yerleri müminler kestiği için,
kaledekilerin ümitleri suya düştü. 10 gün
boyunca çok çetin bir savaş oldu. Kaleler birer
birer düşmeye başladı. Hazreti Ali bu savaşta
çok üstün kahramanlıklar gösterdi. Yahudilerin
düşmeyen kalesi Kamus'un kumandanı meşhur ve
cesur pehlivan Mahrab'ı yere serdi. Müminlere
meydan okuyan bu korkunç kumandanın ölmesiyle
yahudiler paniğe kapıldı. Hazreti Ali Efendimiz
bir keramet olarak kale kapısını koparıp kalkan
olarak kullandı. Kamus kalesini alan kumandan
oldu. Böylece Hayber Fatihi unvanı
verildi. Milâdî 628 yılının Mayıs ayında
yapılan bu savaşta yahudiler 93 ölü ile teslim
oldular. Müminler ise 15 şehîd verdiler.
Hayber'in topraklarını çalıştıracak insanlara
ihtiyaç vardı. Onun için yahudiler burada yarı
hisse ile çalışmak üzere bırakıldı. Ancak onlar,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı bir yemek sırasında
zehirlemeye kalkıştılar. Yine de
afvolundular. Peygamberimiz Aleyhisselâm,
Hayber'den dönerken Fedek yahudilerini de aynı
şartlarla topraklarında bıraktı. Vâdilkurâ
mahiyesi yahudileri karşı koymak istediyse de,
burası fethedildi. Topraklarında yarı hisse ile
çalışmaları kabul edildi. Mekkelilerle
andlaşma yapılıp Hayber yahudilerinin de
zararsız hale getirilmesiyle Medine'nin iki
tarafı da açılmış oldu. Arap kabileleri birer
birer gelip imân etmeye başladı. Böylece İslâm
Dini, Şam diyarından Yemen'e kadar bütün Arap
yarımadasında kök saldı. Bu gelişmelerin hepsi
Hudeybiye andlaşmasından sonra olmuştu. Vaktiyle
andlaşmayı müslümanların zararına görenler, bu
fetihler sonunda fikirlerinde yanıldıklarını
anladılar ve pişman oldular. Hükümdarları
Dine Davet (M. 628- H.7) Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bütün insanlara ve cinlere doğru
yolu göstermek üzere gönderilmişti. Arap
kabilelerinin imân etmeye başlamalarından sonra,
diğer insanları da hak dine çağırdı. Hicretin
yedinci milâdın 628'nci yılı Muharrem ayında,
hükümdarlara ve devlet temsilcilerine elçiler
gönderdi. Kendilerini ve emirlerinde yaşayan
toplulukları İslâm Dinine çağırdı. Yazdığı
mektuplarda bir çok nasihatlar
etti. Peygamberimiz Aleyhisselâmm
elçilerinden Hazreti Amr b. Ümeyye, Habeş
Hükümdarı Ashame'ye; Hazreti Hâtıb b. Ebî
Beltia, Mısır Hükümdarı Mukavkıs'a; Hazreti
Dıhye b. Halife, Bizans Kralı Herakl'e; Hazreti
Süleyt b. Amr, Yemâme Meliki Hevze b. Ali'ye;
Hazreti Şücâ b. Vehb, Gassan Meliki Haris b. Ebî
Şemmer'e; Hazreti Abdullah b. Huzâfe ise, İran
Şahı Husrev Perviz'e gönderildi. Bunların
içinde ilk dört hükümdar, elçileri iyi
karşıladı. Diğer ikisi ise, çok kızarak
küstahlık gösterdi. Ancak çok geçmeden belâlara
uğrayıp cezalarını çektiler. Habeş Hükümdarının
imân ettiği, Bizans Kralı'nın ise bu niyette
olduğu halde yanındakilerden çekindiği
bildirilmektedir. Elçi geldiği zaman Şam'da
bulunan Herakl, Mekke tüccarlarıyla beraber Ebû
Süfyan'ı kabul etmiş, Peygamberimiz Aleyhisselâm
hakkında bilgi almıştır. Duyduklarının hepsinin
son peygamberin vasıfları olduğunu söylemiştir.
Mısır hükümdarı nazik bir cevapla bir çok
hediyeler ve iki cariye göndermiştir. Bunlardan
birisi müminlerin validesi Hazreti Mâriye'dir.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın mektubunu yere atıp
savaşa kalkışan Gassan Meliki'nin yurdu, kısa
zaman sonra müslümanlarca fethedildi. Mektubu
yırtıp Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürtmek
için valisine emir veren İran Şahı ise, kendi
oğlu tarafından öldürüldü. Müminlerin Kabe
Ziyareti (M. 628- H.7) Hicretin yedinci
yılı hac mevsiminde, Peygamberimiz Aleyhisselâm
2000 kişilik mümin topluluğuyla Kabe'yi ziyaret
etti. Hudeybiye andlaşmasıyla bir sene sonraya
kalan bu ziyaret sırasında müminler sadece yolcu
silâhlarını kuşandılar, andlaşma hükümlerince üç
günlük ziyaret esnasında Kureyşliler şehri
boşalttılar. Müminlerin Peygamberimiz
Aleyhisselâmın etrafında birlik içerisinde
Kabe'de ibadet etmelerini uzaktan hayranlıkla
seyrettiler. Medine'de zayıfladıkları suçlaması
karşısında Peygamberimiz Aleyhisselâm ile
sahabileri başları dimdik halde koşarak
güçlerini gösterdiler. Kurbanlarını kestikten
sonra Medine'ye döndüler. Hicretin yedinci,
milâdın 628'nci yılında yapılan Kâbe ziyareti,
büyük tesirler uyandırdı. Müslümanların
dinlerine bağlılıkları, temiz ahlâkı müşriklerin
dikkatini çekti. Nitekim Uhud'da İslâm Ordusunu
boğazdan basan ve savaşın şeklini değiştiren
büyük kumandan Halid b. Velid ile, Amr b. As,
Osman b. Talha gibi Kureyş'in ileri gelenleri
imân etti. Kâfirlerin kendilerini kınamaları
karşısında, İslâm Dininin üstünlüğüne tam
inandıklarını, her türlü kötü inançtan
kurtulduklarını bildirdiler. Onların Medine'ye
gelerek aralarına katılması, müslümanları çok
sevindirdi. Mute Harbi (M. 629-
H.8) Hicretin sekizinci, milâdın 629'ncu
yılı Eylül ayında Rumlarla ilk karşılaşma olan
Mute savaşı yapıldı. Peygamberimiz Aleyhisse
lamın İslama davet için gönderdiği elçisi
Hazreti Haris b. Umeyr, Gassan Meliki Şurahbil
tarafından alçakça şehîd edilmişti. Bunun
üzerine 3000 kişilik bir ordu toplandı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, azadlı kölesi
Hazreti Zeyd b. Hârise'yi başkumandan seçti.
Şehîdlik halinde sancağı Hazreti Cafer b. Ebî
Talib, Hazreti Abdullah b. Revâha ve bir müminin
sıra ile almalarını emretti. İslâm Ordusu
Önce Şurahbil'i imân etmeye çağıracak redederse
savaşılacaktı. Fakat Bizans Devleti'nin
himayesinde olan Gassan Meliki, bunu duymuş
kraldan yardım istemişti. Böylece yardım için
100 bin kişilik çok büyük bir ordu toplandı.
Müminler Suriye tarafında Kudüs'e yakın Mute
kasabasında korkunç Rum ordusunu görünce
şaşırdılar. Ancak Allah yolunda, geri
dönmelerinin uygun olmadığına karar verdiler. Bu
kadar büyük düşman karşısında bir avuç
sayılabilecek İslâm mücahidleri amansız bir
savaşa girdiler. Hazreti Zeyd'in şehîd
düşmesiyle, Hazreti Cafer başkumandan oldu. 90
yerinden aldığı yaralarla 33 yaşında o da
şehîdlik rütbesine kavuştu. Ondan sonra sancağı
alan Hazreti Abdullah da şehîd olunca, müminler
paniğe kapıldılar. Hazreti Halid b. Velid'in
konuşmaları ve çabaları karşısında, kendisini
başkumandan seçtiler. Hazreti Halid, orduda yeni
ayarlamalar yaptı. Müminlerin gayretleri
karşısında sayısını bilemeyen düşmanı şaşırttı.
Kahramanca çarpışmalar yaparak elinde dokuz
kılıç kırdı. Müminlere taze kuvvet geldiğini
sanan düşman bozguna uğradı. Bu fırsatı iyi
kullanan Hazreti Halid, ordusunu toparlayıp
Medine'ye getirdi. Böylece 12 şehîd verildikten
sonra büyük bir felâketin önü alınmış
oldu. Peygamberimiz,
savaşta kolları kesilerek şehîd olan Hazreti
Cafer'e Cennette iki kanat takıldığını
müjdeleyerek "Tayyar = Uçucu" lâkabını bildirdi.
Hazreti Halid'e ise "Seyfullah = Allah'ın
Kılıcı" lâkabını verdi. O'nun kahramanlığını;
askerî dehâsını övdü. |
|
|
|
|
MEKKE'NIN
FETHİ(M. 630-
H.9) |
 |
|
Mekke'nin
Fethi(M. 630- H.9)Müminlerin Mute savaşından başarıyla
ayrılması, Arap kabilelerini sevindirdi ve İslâm
Dininin kuzeyde yayılmasına sebep oldu. Mekke'li
müşrikler ise, Mute savaşının sonucunu müminleri
küçültücü buluyorlar, düşmanlıklarından geri
kalmıyorlardı. Bu arada kendi dostları olan
Bekir Oğulları kabilesine gizlice yardım
ettiler. Müslümanların dostu olan Huzâa
kabilesine baskın yaparak 23 kişinin
öldürülmesine yol açtılar. Huzâa kabilesi
reisleri, Medine'ye gelerek yardım istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm Kureyşlilere haber
gönderdi. Ölülerin diyetlerinin ödenmesini veya
Bekir Oğullarını himayeyi bırakmalarını, yahut
andlaşmaya uymalarını istedi. Kureyşliler
andlaşmayı bozduklarını söylediler. Ancak
yaptıkları hatânın farkına vardılar. Ebû
Süfyan'ı Medine'ye elçi göndererek andlaşmayı
yenilemek istediler. Ebû Süfyan'ın Medine'de
çalmadığı kapı kalmadı. Fakat kimseden yüz
bulamadı. Kendi kızı, Peygamberimiz
Aleyhisselâmın zevcesi Hazreti Ümmü Habibe bile
babasını tersledi. Ebû Süfyan'm eli boş
dönmesiyle Kureyşliler endişeye kapıldı. Huzâa
kabilesi Medine yolunu tuttuğu için müminlerin
durumu hakkında bir haber de alamıyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm ise, 10 bin kişilik
büyük bir ordu hazırladı. Ramazan ayı içerisinde
Mekke'yi putlardan temizlemek üzere yola çıktı.
Kan dökülmeden Mekke'ye girilmesi için hareket
gizli tutuldu. Yolda Fahri Kâinat Efendimize
imân ederek Medine'ye gitmekte olan son muhacir,
amcası Hazreti Abbas ile karşılaştı. O da
ailesini gönderip kendi orduya katıldı. İslâm
ordusu gece binlerce ateş yaktı. Kureyşliler
gördükleri bu büyük manzara karşısında dehşete
kapıldı. Ebû Süfyan olup bitenlerden bir haber
alabilmek için bir tepeye çıktı. Burada İslâm
süvari karakoluna esir düştü. Hazreti Abbas
kendisini Peygamberimiz Aleyhisselâmın huzuruna
getirdi. Ebû Süfyan orada İslâm dinine girdi.
Burada Mescid-i Haram'a sığınanlara, savaşmadan
kendi evine kapananlara ve Ebû Süfyan'm hanesine
girenlere dokunulmaması emri ile
şereflendi. Hicretin sekizinci yılı 20
Ramazan, milâdî 11 Ocak 630'da öğle vakti İslâm
Ordusu tekbirlerle dört koldan Mekke'ye girdi.
Silâh kullanılmadıkça kan dökülmemesi
emrolunmuştu. müminler sadece birkaç direnişe
karşılık verdi. Kabe'de bulunan 360 put kırılıp
atıldı. Beytullah tertemiz
edildi. Kureyşliler, hayretler içersinde
sabah taptıkları putların; öğleye kadar hepsinin
yerle bir oluşunu seyrediyorlar, Hazreti
Bilâl'in Kâbe üzerinde öğle ezanını okuyuşunu ve
binlerce ağızdan tekbirlerle Allahü Teâlâ'ya
yapılan şükür ve hamd nidalarını dinliyorlardı.
Böylece yıllarca taptıkları putların
faydasızlığını anlamakla lanetler okuyorlar,
islâm ile şereflenmeye koşuyorlardı. Müminler
Kabe'de topluca namazlarını kıldılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın birlik ve eşitlik
hakkındaki hutbesini dinlediler. Efendimiz
(A.S), İslama çok zararı dokunan birkaç kişi
dışında, bütün Mekke'lilere afv ilân ediyordu.
O'nun bu cömertliği karşısında Mekke halkı
şimdiye kadar yaptıklarından ar duydular. Akın
Akın müslüman olarak erkekli, kadınlı Fahri
Kâinat Efendimize biat ettiler. Huneyn
Gazası (M. 630- H.8) Mekke'nin fethiyle
Kureyş meselesi çözülmüş, onların tesirinde
kalan Arap kabileleri de islâmı kabul etmeye
gelmişlerdi. Ancak Arapların en büyük kabilesi
olan Hevazin kabilesi, İslâmın üstünlüğünü
istemiyorlardı. Müslümanların zafer rahatlığı
içinde olduğu bir sırada 20 bin asker
topladılar. Müslümanları hazırlıksız yakalamak
istediler. Bunu duyan Peygamberimiz Aleyhisselâm
Mekke'de bir vekil bırakarak 12 bin kişilik
ordusu ile Hevazin üzerine yürüdü. Orduya bazı
yeni müminler de katıldı. Hevazin ordusu, bir
boğazda ani baskın yaptıkları İslâm ordusunu
sıkıştırdı. Bu beklenmedik saldırı müminleri
şaşırttı. Mekke'nin fethi gibi büyük bir zaferin
verdiği rahatlık da onları aldattı, işi gevşek
tutmalarına sebep oldu. Hazreti Halid b.
Velid'in kumandasındaki birliğin bozulması da,
morallerini iyice bozdu. Bu şaşkınlıkla gelen
bozgun karşısında İslâm Ordusu dağılmaya
başladı. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâm
sahabilerine seslenerek etrafında toplanmalarını
istedi. Düşmanın üzerine hücum edip askerin
moralini düzeltti. Savaşta da en üstün
kendisinin olduğunu gösterdi. Bozulan İslâm
askerleri yeni bir hamleyle düşmanı hezimete
uğrattı. Hevazin Ordusu bütün varlığını savaş
meydanında bırakarak kaçtı. Müslümanların
kovalaması ile iyice perişan oldular. Hevazin
kabilesi, savaşta kaçmayı önlemek için kadın,
çocuk, mal, servet neleri varsa yanlarında
getirmişti. İslâmın zaferi karşısında bunlar da
fayda etmedi. Müminlerin 4 şehîdine karşılık 70
ölü, 6 bin esir, 24 bin deve, 40 bin koyun ve 4
bin okka gümüş ganimet bırakarak kaçtılar.
Esirler arasında Peygamberimiz Aleyhisselâmın
süt kız kardeşi Şeymâ da vardı. Efendimiz (A.S)
kendisine hürmet ve ikramda bulundu. Bir çok mal
vererek memleketine gitmek üzere serbest
bıraktı. Bu durumdan ümitlenen Hevazin
kabilesi ileri gelenleri de ricada bulundular.
Böylece 6 bin esir serbest bırakıldı. Eşine
rastlanmayan bir fazilet örneği gösterildi.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın, cömertliği dillere
destan olan Hâtemi Tâî'nin kızını da hediyeler
vererek serbest bırakması, üstün ahlâkından bir
örnek, iyiliklere gösterilen karşılığa bir
delildir. Mekke'nin fethinden 16 gün sonra,
milâdî 27 Ocak 630 tarihinde yapılan bu gazâ,
Hevazin kabilesi ile Huneyn Vadisinde yapılmış,
bu iki isimle anılmıştır. Peygamberimiz
Aleyhisselâm savaştan sonra Mekke'ye döndü.
Vekil bıraktığı 20 yaşındaki Hazreti Attab'ı,
idaresinin iyi olmasından dolayı Mekke Valisi
yaptı. Kabe'yi tavaftan sonra Mekke'den
ayrıldı. Taif Kuşatması, Evtas Savaşı (M.
630- H.8) Huneyn'den kaçan Hevazin
askerlerinden bir kısmı Taif kalesine, bir kısmı
da Evtas'a kaçmıştı. Peygamberimiz Aleyhisselâm
Evtas'a bir birlik gönderdi. Kendisi de Taife
hareket etti. müminler Evtas'tan zafer ve
ganimetlerle döndü. Taif kalesi sağlam, halkı
ise savaşa kararlıydı. 15 günlük kuşatma
sırasında mancınık ve Debbâde" denilen ağaç
tanklar gibi ağır âletler kullanıldı. Fakat
müminler bir sonuç alamadı. Kaledekiler ise
yiyeceklerini depo etmişler, sonuna kadar
direnmeye niyetliydiler. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, kalenin alınması için çok kan
döküleceğini anladı. Atılan oklarla 12 mümin de
şehîd olmuştu. Sahabileriyle ne yapacaklarını
konuştu. Her tarafı müslümanlar ve dostlarıyla
sarılı Taif'lilerden bir zarar gelmeyeceği fikri
kabul edildi. Müslümanlar kuşatmayı bırakıp
çekildiler. Taif'liler ise, bir sene sonra
kendiliklerinden gelip müslüman oldular. Taife
sığınan Hevazin kabilesi reisi Malik ise, İslâm
olmayı kabul ettiği için çoluk çocuğu serbest
bırakıldı. Kabileler Topluca İman
Ediyorlar Mekke'nin fethinden sonra Arap
kabilelerinden henüz imân etmemiş olanlar da
İslama geldi. Yeni müminlere dinleri öğretmek
için âlimler gönderildi. Bahreyn, Gassan ve
Yemen Hükümdarları gönderilen elçilerle müslüman
oldu. Müslüman olan hükümdarlardan Maan Emiri
Ferve ise, bağlı olduğu Bizanslılar tarafından
öldürüldü. Yeni İslâm ülkelerine, şehirlerine
valiler tâyin edildi. Eski dinlerinde kalmaya
devam eden Hıristiyan, yahudi ve mecusî
toplulukları vergiye bağlandı. Özetle İslâm Dini
Arapistan yarımadasında hükmünü uygulamaya ve
kök salmaya başladı. Tebük Gazası (M.
630-H.8) İslâm Dininin her tarafa
yayılmaya başlaması Bizans Devletinin huzurunu
kaçırdı. İranlılara üstünlük sağladıktan sonra,
müslümanların da ilerlemesini durdurmak
istediler. Bu sebeple 40 bin kişilik bir ordu
hazırladılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, bu
haberi alınca asker toplanması için emir verdi.
Hicretin 9'uncu milâdın 630'uncu yılının, sıcak
aylarında 30 bin kişilik bir ordu
hazırlandı. O sırada kıtlık hüküm sürdüğü
için, müminler orduyu donatmak için yarışa
girdiler. Münafıklar ise, sıcak ve iş zamanını,
yolun uzunluğunu, düşmanın büyüklüğünü ileri
sürüp bozgunculuk yapmaya çalıştılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm ordusuyla
Medine ile Şam arasında Tebük denilen yere kadar
geldi. Ancak karşılarına düşmanın çıkmadığını
gördü. Çünkü İslâm ordusunun büyüklüğü, her
tarafa dehşet "salmıştı. Bizans Devleti ise iç
çekişmelerle uğraşıyordu. Bu sebeple müminlerle
savaşmaktan kaçınmışlardı. İslâm Ordusu
Tebük'te 20 gün kaldıktan sonra döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselâm Şam'a girme teklifini
kabul etmedi. Çünkü orada vebâ salgını vardı ve
bu tehlikenin üzerine gitmekten sakındı. Düşman
sindirildiği için, kuzeyden gelecek büyük
tehlike de atlatılmış, istenen sonuç elde
edilmişti. Bu arada civardaki bazı hükümetler ve
kabileler ile ahid yapıldı, vergiye bağlanarak
dostluk kuruldu. Münafıkların Fesadı ve
Mescid-i Dırar Peygamberimiz
Aleyhisselâm, Ramazan ayında Tebük'ten Medine'ye
döndü. Büyük bir sevinçle karşılandı. İslâm
Ordusunun Bizans Devletine karşı koyması, her
tarafta geniş yankılar uyandırdı. Münafıklar
ise, Hıristiyan ve yahudilerle işbirliği yaparak
İslâmı baltalamak çabalarını sürdürüyordu.
Müminleri, türlü bahanelerle Tebük seferinden
alıkoymak istemişler, bozgunculuk yapmışlardı.
Kendileri dışındaki İslâm düşmanlarının yardımı
ve teşviki ile bir mescid yapmışlardı. Kuba
Mescidi yakınında yapılan ve buradaki cemaati
bölmek istedikleri mescid, sadece adıyla ibadet
yerini andırıyordu. Aslında ise, müminlere karşı
dış düşmanlarla yapılacak bir savaş için
hazırlanmış, içi silâh deposu haline
getirilmişti. Münafıklar Tebük Savaşına
giderken, Peygamberimiz Aleyhisselâmı
mescidlerinde namaz kılmaya davet etmişler, söz
de almışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm
Tebük'ten dönünce, buraya uğramak istedi. Ancak
ilâhî vahiy ile işin hakikati
bildirildi. Çünkü Peygamberimize suikast
yapmayı bile düşünüyorlardı. Bunun üzerine
Efendimiz mescidin yıkılması için emir verdi.
Yerle bir edilerek, gizli emelleri ortaya
çıkarılan bu yere, "Mescid-i Dırar = Zarar
Mescidi" adı verildi. İki ay sonra münafıkların
reisi Abdullah b. Ubey b. Selül ölünce, adamları
da dağıldı. Böylece İslâm, dışarda Bizans,
içerde ise münafıklar gibi iki tehlikeyi
atlatmış oldu. Veda Haccı ve Hutbesi (M.
632- H.1O) Hicretin dokuzuncu yılında
Hazreti Ebû Bekir, Hac Emîri seçilmiş ve 300
müminle Hac ibadetini yerine getirmişti. Hazreti
Ali ile beraber kâfirlerin artık Kabe'yi ziyaret
edemeyeceklerini bildirmişlerdi. Bunun üzerine
müslüman olmayan kabileler de imân ile
şereflendiler. İslâm Dini Arap yarımadasında
girmedik yer bırakmadı. Bir sene sonra,
hicretin 11. milâdın 632'nci yılında,
Peygamberimiz Aleyhisselâm 40 bin kişilik bir
topluluk ile haccetmek üzere Mekke'ye gitti.
O'nun gelişini duyan müminler Zilkade ayında
Mekke'de toplandı. Böylece Peygamberimiz
Aleyhisselâm hac sırasında 124 bin kişilik bir
İslâm topluluğuna hutbe okudu. İslâm Dininin
tamamlandığına işaret ederek, insanlığı maddî ve
manevî huzura, kurtuluşa kavuşturacak şeriat
hükümlerini, sonsuz nimetleri bildirdi,
nasihatlar etti. Büyük peygamber, Efendimiz
Aleyhisselâm devesinin üzerinde idi. Devesinin
yularından Amr b. Harice tutuyordu. Devenin
ağzından çıkan köpükler, Amr b. Haricenin başına
dökülüyordu. Efendimizin sözlerini tekrar edecek
olan da gür sesiyle meşhur, Rebia b. Ümeyye b.
Halefti. Ve Resülüllah Efendimiz sözlerine şöyle
başladı: Cenabı Hakka Hamdü sena ederiz. Ona
döneriz. Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü
amellerimizden Allaha sığınırız. Allanın hidayet
ettiğini kimse yoldan çıkaramaz. Allanın
şaşırttığnı da kimse doğru yola getiremez.
Şehadet ederim ki Allahtan başka ilah yoktur.
Birdir, eşi ve ortağı yoktur. Yine şehadet
ederim ki Muhammed O'nun kulu ve peygamberidir.
Ey Allanın kulları! Allahtan korkmanızı ve O'na
itaat etmenizi vasiyet ederim. Ey insanlar!
Sözlerimi dikkatle dinleyiniz. Bilmiyorum, belki
bu seneden sonra sizinle burada, ebedi olarak
bir daha birleşemiyeceğim. Sonra da
Peygamberimiz Aleyhisselâm Rebia b. Ümeyye'ye
size: "Ey insanlar! bu hangi beldedir, diye
soruyor de. Buyurdu. Rebia b. Ümeyye de bunu
bağırarak onlara duyurdu. Onlar da haram ve
dokunulmaz olan beldedir,
diyorlardı. Peygamberimiz, "Söyle onlara
Allah sizlere kanlarınızı ve mallarınızı
rabbinize kavuşuncaya kadar bu beldeniz gibi
haram ve dokunulmaz kılmıştır. Sizler muhakkak
rabbinize kavuşacaksınız. Amellerinizden
işlediklerinizden sorguya çekileceksiniz"
buyurdu. -Tebliği ettim mi? diye sordu. Sonra
elini semaya kaldırdı. Ey Allahım bunlara
tebliğde bulunduğuma şahit ol dedi. "Kimin
yanında emanet varsa, onu hemen sahibine teslim
etsin. İyi biliniz ki üç şey müslümanların
kalblerine kin ve kıskançlık sokmaz. 1-
Allaha ihlaslı olarak amel etmek. 2- Emir
sahiplerine nasihatte bulunmak. 3-
Müslümanların cemaatına İtikat ve salih amelde
tabi olmak(ki onlar dua ederlerse dualarının
kabul ve arkalarındakilerine de şamildir.). İyi
biliniz ki cahiliyet devrine ait her şey
ayaklarımın altına konulmuş, hükümsüz
sayılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da bize
ait, kan davalarından İbni Rebia'nın kan
davasıdır. Cahiliyet devrinde olan, bütün
faizler de kaldırılmış, hükümsüz sayılmıştır.
Kaldırdığım ilk faiz, Amcam Abbas'ın faiz
alacağıdır, onun da tümü kaldırılmıştır. Fakat
ana paralarınız size aittir, sizin hakkınızdır.
Ne. bundan fazlasını isteyip borçlulara
zulmediniz, ne de hakkınızdan aşağı alıp, mazlum
duruma düşünüz. Allah faiz yoktur diye
hükmetmiştir. Şimdi ey insanlar! Şeytan
Muhakkak ki şu toprağınızda kendisine
tapınmaktan temelli olarak ümidini kesmiştir.
Fakat siz bunun dışındaki ufak tefek
işlerinizde, Şeytana itaat edecek olursanız, bu
onu hoşlandıracaktır. Dininiz üzerinde ondan
sakınınız. .................... Ey
İnsanlar! Kadınlar hakkında Allahtan korkunuz.
Çünkü siz onları ancak Allanın emaneti olarak
aldınız. Ve kendileri ile evlenmeyi de Allanın
kelimesi (Dini Nikâhla) helal edindiniz. Ey
insanlar şüphe yok ki sizin kadınlarınız
üzerinde hakkınız vardır, onların da sizlerin
üzerinde hakkı vardır. Sizin onların üzerinde
hakkınız döşeğinize sizden başka hiç kimseyi
ayak bastırmamaları, fuhuş irtikab etmemeleri,
istemediğiniz kimseyi izniniz olmadıkça
evlerinize sokmamalarıdır. Eğer onlar bunun
aksini yaparlarsa, Allah size onları yatakta
yalnız bırakmanıza izin vermiştir. Kendilerini
fazla incitmeyecek şekilde dövebilirsiniz de ..
Eğer uysallık ederler size boyun eğerlerse
onların üzerinizdeki hakkı maruf veçhile yani
memleket adet ve geleneğine göre kendilerinin
bütün yiyecek ve giyeceklerini sağlamaktır.
Kadınlar hakkında hayırlı olmanızı tavsiye
ederim. Çünkü onlar yanınızda zayıftırlar.
Emanettirler. Kendileri için bir şeye malik
değildirler. Ey insanlar! size tebliğ etmiş
olduğum sözlerimi aklnızda iyice tutunuz. Ben
size öyle bir şey bıraktım ki Ona sımsıkı
sarılırsanız hiçbir zaman sapmazsım. O Allanın
kitabıdır. Allanın Peygamberinin sünnetidir.
Ehli beytimdir. Ey insanlar sözümü iyi
dinleyiniz ve aklınızda iyice tutunuz. Müslüman
müslümanın kardeşidir. Ve böylece bütün
müslümanlar kardeştirler. Kişiye kardeşinin
malı, kendisi onu gönlünden kopararak vermedikçe
helal olmaz. Kendinize zulüm ve yazık
etmeyiniz. -Allah Aşkına tebliğ ettim mi?
diye sordu. Müslümanlar da Allah için evet
dediler. Peygamberimiz, -Ey Allahım şahit
ol, diyerek Allahı şahit tuttu. Sakın benden
sonra kâfircesine cahiliyet hallerine
dönmeyiniz. Ve birbirinizin boynunu
vurmayınız. Ey insanlar rabbınız bir, babanız
birdir. Hepiniz Ademin soyundansınız. Adem de
topraktandır. Allah katında sizin en şerefliniz
en muttekı olanınız, Allanın emirlerini en çok
yerine getiren, yasaklarından da sakınanınızdır.
Arabın Araptan olmayana üstünlüğü ancak takva
iledir, buyurdu. Ve -Tebliğ ettim mi ?diye
sordu. -Evet, dediler. Sizden burada
bulunanlar bunları bulunmayanlara da tebliğ edip
ulaştırsın. -Ey insanlar! Size azası kesik
bir köle bile emir tayin edilecek olsa sizi
Allanın kitabı ile idare ettiği zaman onu
dinleyiniz ve itaat ediniz, buyurdu. Sonra
müslümanlara sordu: -Benim hakkımda ne
diyeceksiniz bakayım? . Müslümanlar: -Allah
tarafından getirdiklerini bize tebliğ ettin,
peygamberlik vazifeni yerine getirdin, bize
nasihat ettin diye şehadette bulunacağız
dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz,
Şehadet parmağını havaya kaldırıp halka işaret
ederek" -"Allahım şahit ol, Allahım şahit ol,
Allahım şahit ol!" Vesselamü Aleyküm ve
rahmetüllahi ve berakâtühü buyurarak hutbesini
sona erdirdi. Peygamberimiz Aleyhisselâm
bundan sonra haccetmediği için, bu haccı ve
hutbesi "Vedâ Hacı" ve "Vedâ Hutbesi" olarak
anıldı. Bu hac emri sırasında 63 deve kurbanı
kendisi kesti. Kalanlarını Hazreti Ali keserek
100'e tamamladı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, her
sene için bir kurban keserek ömrünün 63 senede
sona ereceğine, İslâm Nurunun tamamlanmasıyla,
dünyadan ayrılacağına işaret etti. Kabe'de 10
gün kaldıktan sonra Medine'ye döndü. Son
Peygamber Ordusu Peygamberimiz
Aleyhisselâm hicretin 11'inci yılı Safer ayında,
Şam yolunu açmak için bir ordu hazırlattı. Mute
savaşında şehîd düşen kumandan Hazreti Zeyd b.
Harise'nin oğlu Hazreti Usame b. Zeyd'i 20
yaşında ordunun başına geçirdi. Bir çok ileri
gelen sahabiler de bu genç kumandanın
emrindeydi. Peygamberimiz Aleyhisselâm ordusunu
uğurladıktan sonra saadetli hanesine
döndü. Hastalanıyor
Peygamberimiz Aleyhisselâm 23 senelik
vazifesinin sona erdiğini ve yakında dünyadan
ayrılacağını anlamıştı. Uhud şehîdlerini ziyaret
ederek sekiz yıl sonra cenaze namazlarını kıldı.
Meşhur Baki' mezarlığına giderek orada yatan
müminleri de ziyaret etti. Yakında kendisinin de
o âleme göçeceğini bildirdi. Nitekim Rebiulevvel
ayına bir gün kala hastalandı. Sahabilerine bir
hutbe okuyarak Arapistan'ın putperestlerden
temizlenmesini, gelen elçilere iyi
davranılmasını emretti, son nasihatlarını yaptı.
Yanında bulunan zevcelerinin hissesini ayırdı,
kalanını sadaka olarak dağıttı. Peygamberimizin
hastalığını duyan İslâm Ordusu geri
döndü. |
|
|
|
|
VE
DÜNYADAN AYRILIYOR (M. 632 - H. 12 REBİUL
EVVEL) |
 |
|
Ve Dünyadan
Ayrılıyor(M. 632 - H. 12 Rebiul Evvel
11)Peygamberimiz Aleyhisselâmın hastalığı
sıtma idi. Soğuk su ile rahatlamaya çalışıyordu.
Son üç günde hastalığı iyice ağırlaştı. Hazreti
Ebû Bekir'i imamlık yapmak üzere vekil seçti.
Nihayet 13 gün süren hastalıktan sonra hicretin
11 nci yılı Rebiulevvel ayının 12 nci Pazartesi
gecesi milâdî 632 yılında 63 yaşında mübarek
ruhları uçup en yüce makama gitti. Sahabiler
bu acı hakikat karşısında şaşırıp kaldılar.
Diller tutuldu, kalbler dondu, feryadlar göklere
yükseldi. Hazreti Ömer gibi sahabiler bile
inanmak istemedi. Bu fırsattan faydalanmak
isteyen bazı kimseler dinden çıkarak yalancı
peygamberlik hevesine kapıldı. Ancak Hazreti Ebû
Bekir'in soğukkanlı davranışı ve hâkim olucu
sözleri karşısında herkes kendine
gelebildi. Çünkü o büyük dost Hazreti
Muhammed Aleyhisselâm'ın getirdiği Kur'an, ve
Şeriatının rehberlik vazifesine devam ettiğini
bildiriyor, bu büyük hakikati
hatırlatıyordu. Kendilerini toparlayan
müminler önce Hazreti Ebû Bekir'i Halife seçip
emrine girdiler. Sonra da Fahri Kâinat
Efendimize karşı son vazifelerini yaptılar.
Erkekler, kadınlar ve çocuklar sırayla namazını
kıldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, dünyaya
gözlerini yumduğu, Hazreti Aişe'nin saadetli
hanesine defnedildi. Şimdi Ravza-ı Mutahhara
denilen makamı meydana
geldi. Peygamberimizin Yüksek
Ahlâkı Peygamberimiz Aleyhisselâm, bütün
yaratılmışların en şereflisi ve şânı en yüce
olanıdır. İnsanlara güzel ahlâkı tamamlamak
üzere gönderildiğini söylemiştir. Her güzel
işte, örnek O'dur, ölçü O'dur. Merhamet ve
şefkati, cömertlik ve keremi, akıl ve zekâsı,
güzellik ve yaratılışı, iyilik ve ihsanı,
doğruluk ve adaleti, sabır ve kanaati, temizlik
ve iffeti, yiğitlik ve kuvveti, hâsılı her
üstünlük ve fazileti başkaları ile ölçülmesi
mümkün olmayacak derecede
yüksektir. Küçükleri sevip okşamak, hastaları
arayıp sormak, hareketlerinde ölçülü olmak,
herkese tatlı söz ve güler yüz göstermek,
fakirlere ve düşkünlere yardımcı olmak, işi her
zaman ehline vermek, aşırılığa ve gösterişe yüz
vermemek, herkesin hakkını gözetmek gibi akla
gelen her olgun ahlâk, O'nun sünnetidir. Koca
Arap yarımadası emri altında iken bir kuru ekmek
parçasıyla karnını doyuracak, hattâ açlığını
gidermek için karnına taş bağlayacak derecede
sabır, kendisini öldürmek için saldıran ve
yaralayarak en ağır eziyeti yapanların, sadece
doğru yola gelmelerini isteyecek kadar merhamet
sahibiydi. Huzurunda titreyen bir ziyaretçiye:
"Korkma arkadaş! Ben, Kureyş'ten kuru ekmek
yiyen bir kadının oğluyum!" buyuran bir geniş
gönül taşıyordu. Kısacası, her güzel ahlâk,
O'nda ayrı bir güzellik
kazanmıştı. Zevceleri Peygamberimiz
Aleyhisselâmın çok evlenmenin yasaklanmasından
önce, bir çok hikmetler ye çeşitli sebeplerle
nikâhına aldığı validelerimizin sayısı 12'dir.
İlk zevcesi Hazreti Hatice ile Hazreti Zeyneb
binti Huzeyme, kendi sağlığında vefat etmişler,
diğerleri ise sonraya kalmışlardır.
Zevcelerinden Hazreti Ebû Bekir'in kızı Hazreti
âişe ve Hazreti Ömer'in kızı Hazreti Hafsa'yı bu
en yakın iki dostuyla bağlılığını artırmak için
nikahlamıştır. Bu maksatla, kendi kızlarını da
üçüncü ve dördüncü derecedeki yakın dostu
Hazreti Osman ve Hazreti Ali'ye
vermiştir. Ebû Süfyan'ın kızı Hazreti Ümmü
Habibe, kocasının Habeşistan'da Hıristiyanlığa
dönmesiyle himayesiz kalmıştı. Babası imân
etmediği için onun yanına da gelemiyor, asaletli
olduğu için herkesle evlenemiyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm dininde sebat eden bu
mümineyi Habeş Hükümdarını vekil tâyin ederek
nikahladı. Medine'ye getirterek himayesi altına
aldı. Hazreti Zeyneb binti Huzeyme, Hazreti
Ümmü Seleme ve Hazreti Şevde de Hazreti Hafsa
gibi kocaları Allah yolunda savaşırken şehîd
düşmüşlerdi. Kimsesiz kalan ve korunmaya muhtaç
olan bu kadınları Peygamberimiz Aleyhisselâm
nikâhına aldı. Hazreti Zeyneb binti Cahş ise
akrabası olup kocası ile geçinemediğinden
ayrılmıştı. Efendimiz (A.S) akrabasının ricaları
üzerine, onu nikâhına aldı. Hazreti
Cüveyriyye, Hazreti Mâriye, Hazreti Safiyye ve
Hazreti Meymune validelerimiz ise, siyasî
sebeplerden dolayı Peygamberimizin nikâhına
girmişlerdir. 53 yaşına kadar dul bir kadın olan
Hazreti Hatice ile yaşayan Peygamberimiz
Aleyhisselâm bir çok hikmet ve sebeplerle,
ömrünün son 10 yılında çok kadınla evlenmiştir.
Bu validelerimiz de o hazretten öğrendikleri ile
İslama büyük hizmetlerde
bulunmuşlardır. Evlâdı
(Çocukları) Peygamberimiz Aleyhisselâmın
üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi evlâdı
dünyaya gelmiştir. İlk oğlu Hazreti Kaasım
olduğu için, Efendimiz (A.S) "Ebu'l-Kaasım =
Kaasımın Babası" lakabıyla anılmıştır. Diğer
oğulları da Hazreti Abdullah ve Hazreti
İbrahim'dir. Kızları Hazreti Zeyneb, Hazreti
Rukayye, Hazreti Ümmü Külsûm ve Hazreti
Fâtıma'dır. Yalnız Hazreti ibrahim, Hazreti
Mâriye'den doğmuş, diğerlerinin hepsi Hazreti
Hatice'den olmuştur. Oğulları bebek halinde,
kızları ise evlilik hayatı sürerken
Peygamberimiz Aleyhisselâm'dan önce vefat
etmişlerdir. Yalnız Hazreti Fâtıma, babasından
altı ay sonra 24 yaşında dünyadan ayrılmıştır.
Hazreti Rukayye ile Hazreti Ümmü Külsûm,
sırasıyla Hazreti Osman b. Affan ile
evlenmişlerdir. Bu sebeple Hazreti Osman'a
"Zinnûreyn = İki Nur Sahibi" lâkabı verilmiştir.
Hazreti Zeyneb, Hazreti Ebû As b. Rebî ile,
Hazreti Fâtıma da Hazreti Ali ile
evlenmişlerdir. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
soyu, kızı Hazreti Fâtıma'nın oğulları Hazreti
Hasan ve Hazreti Hüseyin neslinden devam
etmiştir. Diğer kızlarından olan torunları
yaşamamıştır. Hazreti Fâtıma'nın, Hazreti Hasan
ile Hazreti Hüseyin'den başka Muhsin, Ümmükülsûm
ve Zeyneb adında bir oğlu ve iki kızı daha
vardır. HALİFELERİ Birinci
Halifesi Hazreti Ebû
Bekir Peygamberimiz Aleyhisselâmdan sonra
Müslümanların din ve dünya işlerini idare
edenlere "Halîfe" ve "Emîr" denilir. İslâmın ilk
halifesi, Hazreti Ebû Bekir olup soyu yedinci
göbekte Peygamberimiz Aleyhisselâm ile
birleşir. Hazreti Ebû Bekir, erkeklerden ilk
iman eden, malının tamamına yakın kısmını Allah
yolunda harcayan, Hazreti Bilâl gibi işkence
gören Müslümanları kâfirlerin elinden satın
alarak kurtaran, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
hicret arkadaşı ve kızı Hazreti Âişe ile
evlenmesinden dolayı da kayınpederi olan en
büyük dostudur. Hazreti Ebû Bekir, iki sene
üç ay süren halifeliği sırasında: Yemen, Necid
ve Yemâme gibi yerlerde çıkan yalancı
peygamberleri ortadan kaldırmış, dinden
dönenleri, İslâmın emirlerinde gevşeklik
gösterenleri yola getirmiş, Kur'an-ı Kerîm'in
âyet ve sûrelerini bir araya
toplatmıştır. O'nun zamanında Hazreti Halid
b. Velid'in emrindeki İslâm Orduları, Bizans ve
İran Devletleri ile bir çok savaşlar yapmış ve
her defasında yenerek geniş toprakları
fethetmiş, Müslümanlığı yaymıştır. Hazreti
Ebû Bekir hicretin 13'üncü senesinde 63 yaşında
irtihal etmiş, yerine Hazreti Ömer'i
seçmiştir. İkinci Halifesi Hazreti
Ömer Hazreti Ebû Bekir'den sonra İslâmın
ikinci halifesi olan Hazreti Ömer'in soyu,
sekizinci göbekte Peygamberimiz Aleyhisselâm ile
birleşir. Kızı Hazreti Hafsa ile evlenmesi
sebebiyle Peygamberimiz Aleyhisselâmın
kayınpederi olmuştur. O'nun imana gelmesiyle,
Müslümanlar ve kâfirlerin tarafı açıkça ayrılıp
belli olduğu için Peygamberimiz Aleyhisselâm
kendisine bu mânâyı dile getiren "Faruk"
lâkabını vermiştir. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın ikinci, Hazreti Ebû Bekir'in de
birinci veziri makamında, İslâm Dinine büyük
hizmetlerde bulunan Hazreti Ömer'in adaleti
bütün dünyaca meşhurdur. Adaleti sevdiği için,
hatır ve gönüle bakmamış, dünya malına aldırış
etmemiş, kanaat içerisinde çok sâde bir mümin
olarak yaşamıştır. Hazreti Ömer'in halifeliği
sırasında Bizans ve İran Devletleri ile yapılan
bir çok savaşlar kazanılmıştır. Bunun sonucu
olarak da İran Devleti tamamen ortadan silinmiş,
Bizanslılar ise Mısır ve Kudüs'den Erzurum'a
kadar topraklarının çoğunu Müslümanlara bırakıp
kendi kabuğuna çekilmiştir. Böylece islâm
Orduları Afrika'da Tunus'dan, Asya'da Kafkas
Dağları ve Çin'e kadar olan yerleri
fethetmişler, hazine paralarla dolup
taşmıştır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
hicreti, 17'nci yılında, Hazreti Ömer zamanında
tarih başı olarak kabul edilmiştir. Müminlerin
emiri, 10 yıl altı ay idareden sonra hicretin
23'üncü senesinde, 63 yaşında olduğu halde, Ebû
Lü'lü adında bir Hıristiyan köle tarafından
şehid edilmiştir. Üçüncü
Halifesi Hazreti Osman Hazreti
Ömer'den sonra üçüncü halife seçilen Hazreti
Osman, ilk Müslümanlardan olup Peygamberimiz
Aleyhisselâmın soyu ile beşinci göbekte
birleşir. Çok edeb ve hayâ sahibi, yumuşak huylu
bir zât idi. Zengin olduğu için malının tamamına
yakın kısmını Allah yolunda harcamış, büyük
yardımlarda bulunmuştur. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın iki kızı ile evlenerek damadı
olmak şerefini elde etmiştir. Hazreti
Osman'ın halifeliği 12 seneden 12 gün noksandır.
Kur'an-ı Kerîm'in sûrelerini sırasına göre
düzenlettirmiş, bugünkü haline getirterek
nüshalarını çoğalttırmış ve her tarafa
dağıttırmıştır. Hazreti Osman devrinde
Afrika'nın kuzey kısımları, Kıbrıs adası,
Anadolu'nun içleri, Türkistan ve daha nice
yerler, İslâm Ordularının eline geçti. İslâmın
sınırları çok genişledi. Hazreti Osman'ın son
zamanlarında bazı iç karışıklıklar çıktı. Bunun
sonucu olarak da hicretin 35'inci yılında, 80
yaşını geçtiği halde şehîd edildi. Dördüncü
Halifesi Hazreti Ali Hazreti
Osman'dan sonra İslâmın dördüncü halifesi
seçilen Hazreti Ali, amcası Ebû Talib'in
oğludur. 10 yaşında iken İslâmı kabul etmiş,
kızı Hazreti Fâtıma ile evlendirmekle damadı
olmuştur. Hazreti Ali'nin yiğitliği çok
meşhurdur. Hazreti Ali halife seçildikten
sonra, bazı Müslümanlar Hazreti Osman'ın kanını
dâvâ etmişler ve bu sebeplerle Cemel ile Sıffîn
savaşları çıkmış, İslâm arasına ayrılık
girmiştir. Nihayet hicretin kırkıncı yılında,
beş senelik halifelikten sonra Hazreti Ali şehîd
edilmiştir. Hazreti Ali'nin yerine büyük oğlu
Hazreti Hasan geçmiştir. Ancak yerini, altı ay
sonra babası zamanında Şam'da halifeliğini ilân
eden Hazreti Muaviye'ye bırakarak çekilmiştir.
Böylece İslâm'da "Hulefâyı Râşidîn" denilen
büyük halifeler devri sona
ermiştir. EMEVÎLER Hicretin
kırkıncı yılından başlayarak halifelik, Hazreti
Muaviye'nin soyu olan Emevîler'e geçti ve bu
isimle anılmaya başladı. Emevilerin Hazreti
Muaviye ile başlayan idarelerinin ilk devirleri
pek parlak geçti. Devlet yeni imkânlara kavuştu
ve her şey gelişti. Şam, Devlet Merkezi olarak
kullanıldı. Büyük donanmalar kurulup
denizlere açıldı. Türkistan, Hindistan ve
Sudan'a ordular gönderildi. Afrika'nın Kuzeyi
Fas'a kadar fethedildi. İstanbul bir kaç defa
kuşatıldı. Hicretin 49'uncu yılında yapılan
kuşatmada, Hazreti Ebu Eyyub el Ensârî şehîd
düşerek bu şehirde defnedildi. Emevilerin
idaresi 90 sene sürdü ve bu zaman içerisinde 14
halife gelip geçti. Hazreti Muaviye'den sonra
idareye geçen Yezid zamanında, Peygamberimiz
Aleyhisselâmın torunu Hazreti Hüseyin,
Kerbelâ'da şehîd oldu. Halife Abdulmelik
zamanında İslâm sınırları çok genişledi. Emevî
halifelerinden Hazreti Ömer b. Abdulaziz, çok
değerli bir zat olup İslâm Dinine hizmetleri
büyüktür. Son Emevî halifesi Mervan
zamanında, Horasan'lı Ebû Müslim'in çabaları ile
Emeviler Devleti sona ermiş, idare Peygamberimiz
Aleyhisselâmın amcası Hazreti Abbas'ın soyuna
geçmiştir. Emeviler'den Abdurrahman b. Muaviye
kaçarak kurtuldu ve İspanya'da Endülüs Emeviler
Devletini kurdu. Bu devlet de çeşitli
değişikliklere uğrayarak 422 sene
sürdü. ABBASİLER Abbasiler, Bağdad
şehrini merkez olarak seçtiler, devlet
hizmetlerini geliştirdiler. Hicrî 132 yılında
başlayan idareleri 656 senesine kadar devam
etti. Bu zaman içerisinde 37 halife geldi
geçti. Abbasi halifeleri
içerisinden Ebû Cafer Mansur ve Harun Reşid
devirleri parlak geçmiştir. Harun Reşid
zamanında Abbasiler en şanlı devirlerini
yaşamışlar; İslâm Orduları Hindistan'dan Atlas
Okyanusu'na, Kafkaslar'dan Orta Afrika'ya kadar
fetihler yapmışlardır. Müslümanların bu hali
Avrupalı devletlerin dikkatini çekmiş, krallar
ile halife arasında elçiler gelip
gitmiştir. Harun Reşid'in Kral Şarlman'a
gönderdiği bir çalar saati, ilk defa gören
Avrupalılar çok hayret etmişlerdir. Bu
halifelerden sonra idarede yavaş yavaş zayıflık
meydana gelmiş, bazı vilâyetler kendi başlarına
devlet olmuşlardır. Fas ve Cezayir'de ayrı
idareler kurulmuş, Mısır'da Fâtımîler Devleti
ortaya çıkmıştır. Emeviler soyundan Abdurrahman
b. Muaviye ise daha ilk zamanlarda, İspanya'da
Endülüs Emevi Devletini
kurmuştur. Emevilerden Hazreti Muaviye
zamanında fethedilip de halkı İslâm Dinini kabul
etmiş olan Türkistan, gittikçe gelişti. Türkler
de Abbasi Devleti içerisinde büyük değer
kazandılar, din hizmetinde bulundular.
Abbasiler'den sonra birçok devletler kurdular.
Bunlardan; Afganistan'da kurulan Gazneliler
Devleti gibi, bazıları dünyanın en büyük
hükümetleri olmuş, Sultan Mahmud gibi yiğit
hükümdarlar yetiştirmiştir. Abbasiler'den
Sonra.... Abbasi Devleti'nin zayıflaması
sırasında ve parçalanmasından sonra, İslâm
memleketlerinde küçüklü büyüklü bir çok
devletler kuruldu. Bu devletlere "Tavâif-i
Mülûk" adı verilir. Tamamına yakın kısmını
Türklerin kurduğu bu devletlerin sayısı otuzdan
fazladır. İçlerinde en mühimleri Gazneliler,
Harzemşahlılar, Kirmanşahlar, Karakoyunlular,
Akkoyunlular, Kölemenler, Eyyubîler,
Selçuklular, Cengiz ve Timur
Hanlıkları'dır. Bunlar arasında, Türk
beylerinden Tuğrul Bey'in kurduğu Selçuklu
Devleti çok mühimdi. Tuğrul Bey'in oğlu
Alparslan ve onun oğlu Melikşah zamanlarında,
dünyada bunlardan büyük devlet yoktu. Anadolu'yu
da fetheden Selçuklular, sonradan bir kaç
parçaya bölündü. Eski kuvvetleri
kalmadı. Moğol Saldırısı ve Haçlı
Savaşları Tavâif-i Mülûk denilen
devletlerin tamamına yakın kısmı, İslâm Dinine
büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Ancak
içlerinden birkaçının verdiği zararlar da
büyüktür. Cengiz Han'ın idaresindeki Moğollar
ve o zaman henüz cahillik içerisinde bulunan
bazı Tatar kabileleri, İslâm memleketlerine
saldırmışlar, geçtikleri yerleri çiğneyip harap
etmişler, milyonlarca Müslümanı öldürerek
ortalığı kan denizine çevirmişlerdir. Diğer
taraftan Avrupalı Hıristiyanlar da Kudüs'ü
Müslümanların elinden almak bahanesiyle büyük
ordularla savaşa çıktılar. "Haçlı Savaşları"
diye anılan bu saldırılar, Müslüman Türk
Devletlerinin büyük çabaları ile geri
püskürtüldü. Mısır ve Suriye taraflarında
hükümdarlık yapan Selâhaddin Eyyubî'nin
kahramanca çarpışmaları ve İslâm ülkelerini
büyük bir tehlikeden kurtarması, tarihte şanlı
bir yer tutar. Hıristiyanlar, papaların
çabalarıyla yedi defa düzenledikleri bu Haçlı
Savaşları sırasında, İslâm ülkelerinden
götürdükleri yenilikleri memleketlerinde
uyguladılar. Böylece Avrupa'da medeniyetin
gelişmesine Müslümanlar sebep oldu.
Hıristiyanların yaşayışları çok
değişti. İspanya'da kurulan ve Avrupa'da
İslâmı yaymaya çalışan, Endülüs Emevîler Devleti
de yavaş yavaş çökmeye başladı. Gırnata'dan
başka Müslümanların elinde bir yer kalmadı.
Sonra buraları da İspanyollar, ele geçirdi.
İslam medeniyeti adına ne varsa herşey yakıp
yıkıldı. Bütün müslümanlar katledildi.
Müslümanların fethi sırasında yapılanlarla tam
bir tezat teşkil eden bu hali tarih kitapları
ibretle kaydetmektedirler. Endülüs Devleti böyle
son buldu. Osmanlılar Hindistan ve
Çin'den Atlas Okyanusu'na kadar hüküm süren
İslâm Devletleri bozuldu. Yerlerine bir çok
küçüklü büyüklü devletler kuruldu. Biribiri
arasında iç ve dış çekişmelerle İslâm birliği
zayıfladı. İşte bu sırada İslâm âlemini üç,
dörtyüz senedenberi uğramakta olduğu belâ ve
sıkıntılardan kurtarma şerefi, dinin Yüce Kitabı
Kur'an-ı Kerîm karşısında, bir gece sabaha kadar
el bağlayıp duran Türk aşiretlerinden Ertuğrul
Gâzi Oğlu Osman Gaziye nasip oldu. Abbasi
Devleti'nin yıkılış tarihi olan hicretin 656'ncı
yılında, Ertuğrul Gâzi'nin Söğüt kasabasında
dünyaya gelen oğlu Osman Bey, Yüce İslâm Dininin
hizmetçisi ve yardımcısı olan Osmanlı
Devleti'nin temelini kurdu: Milâdî
1299. İslam Şeriatının hükümleriyle eksiksiz
amel eden bu soylu ve şerefli millet, Allahü
Teâlâ'nın yardımıyla az zamanda büyüdü, dünyaya
hükmeden bir imparatorluk oldu. Osmanlı
Devleti'nin dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan
Selim Han, Mısır'ı fethettiği sırada, son Abbasi
Halifesi Üçüncü Mütevekkil Alellah, emâneti
Yavuz'a verdi. Mekke Şerifi de mukaddes
emânetleri bu hükümdara teslim etti. Böylece
Osmanlı Sultanları , Yavuz'dan başlıyarak,
Peygamberimizin halifesi bütün müslümanların da
emiri oldular. İçerde
Müslümanların, din ve dünya işlerini idare eden
Osmanlılar, dışarda da büyük fetihlerle üç
kıt'a, yedi denize hakim oldular. Osmanlı
ulemasının tefsir ve izahlarına göre, bir
taraftan ümmeti vasat sıfatını alan
Osmanlılar, diğer taraftan da hadisi şeriflerde
beyan edilen, Hatime vasfını elde
etmişlerdir. Şimdi ise dünya ve islam alemi
"hatimetül hatime"yi
beklemektedir. |
|
|
|
|
PEYGAMBERİMİZ
HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA
(S.A.V) |
 |
|
Uzuna yakın orta
boylu, endamı biçimi gayet uygun, alnı açık,
büyücek başlı, hilal kaşlı, değirmi yüzlü, güzel
iri karagözlü, uzun kirpikli, çekme burunlu,
kaşları birbirine yakın fakat arası açık,
omuzlarının arası ve göğsü geniş, gümüş gibi saf
boynu uzun ve düzgün, omuzları , kolları ve
bacakları iri ve kalın, bilekleri uzun,
parmakları uzunca, elleri ve parmaklan kalınca,
karnı göğsü ile bir hizada, ne şişman ne pek
zayıf, sıkı etli, ipek tenli, iri kemikli, iri
gövdeli, güçlü kuvvetli, tabanları ve avuçları
çukur, iki küreğinin arasında peygamberlik
mührü, kendisi de peygamberliğin mührü, her
hareketi mutedil, yürüyüşü dosdoğru ve
sallanmadan, ne pek hızlı ne pek yavaş, güler
yüzlü tatlı sözlü yumuşak, alçak gönüllü ve
vakarlıydı. Bütün yaratılmışların en
şereflisi ve şânı en yüce olanıdır. Güzel ahlâkı
tamamlamak üzere gönderilmiştir. Her güzel işte
örnek O'dur, ölçü O'dur. Merhamet ve şefkati,
cömertlik ve keremi, akıl ve zekâsı, güzellik ve
yaratılışı, iyilik ve ihsanı, doğruluk ve
adaleti, sabır ve kanaati, temizlik ve iffeti,
yiğitlik ve kuvveti, hâsılı her üstünlük ve
fazileti başkaları ile ölçülmesi mümkün
olmayacak derecede yüksektir. Küçükleri sevip
okşamak, hastaları arayıp sormak, hareketlerinde
ölçülü olmak, herkese tatlı söz ve güler yüz
göstermek, fakirlere ve düşkünlere yardımcı
olmak, işi her zaman ehline vermek, aşırılığa ve
gösterişe yüz vermemek, herkesin hakkını
gözetmek gibi akla gelen her olgun ahlâk, O'nun
sünnetidir. Koca Arab yarımadası emri altında
iken bir kuru ekmek parçasıyla karnını
doyuracak, hattâ açlığını gidermek için karnına
taş bağlayacak derecede sabır, kendisini
öldürmek için saldıran ve yaralayanlara doğru
yola gelmeleri için dua edecek kadar merhamet
sahibiydi. Huzurunda titreyen bir ziyaretçiye:
"Korkma arkadaş! Ben, Kureyş'ten kuru ekmek
yiyen bir kadının oğluyum!" buyuruyordu. Her
güzel ahlâk, O'nda ayrı bir güzellik
kazanmıştı. Salatü selam O'na, aline ,
eshabına ve kıyamete kadar onun izi üzerinde
yürüyen ümmetine olsun. |
|
|
|
 |
|
|