|
Din,
evrensel bir olgudur. Din, insanla beraber var olmuş ve insanla birlikte varlığını
sürdürecektir. Tarihin hiçbir
devresinde dinsiz bir cemiyetin ve dini yok sayan
hiçbir devletin var olduğu
görülmemiştir. Çünkü insan, maddi tarafı yanında manevi tarafı da olan bir varlıktır. İnsanın manevi ihtiyaçlarını
karşılayan olguların en başta geleni dindir.
Din, fertleri
mukaddes duygu, ortak
şuur ve vicdan etrafında birleştiren bir amil olduğu
gibi, toplumları yükselten onların gelişmesini sağlayan bir kurumdur.
Din, ahlaki bir müessese olarak insanlara yön veren ve kişiyi içten
kuşatan, kucaklayan bir disiplindir. Din
anarşinin, haksızlığın, adaletsizliğin, kötülüğün, zulmün, şiddetin, terörün,
cehaletin, rüşvetin düşmanıdır. Dini duyguları zayıflamış, manen çökmüş
toplumların varlıklarını devam ettirebilmeleri oldukça güçtür.
İnsan
sosyal bir varlık olmakla birlikte onun bir de iç dünyası vardır, Yalnızlık,
çaresizlik, korkular, kederler, hastalıklar, kayıplar, musibet ve felaketler
karşısında ona ümit, teselli ve güven sağlayan en son sığınak din olmuştur.
Bugün artık dünyada dine dönüş olayı yaşanmaktadır. Dinin yeniden itibar
kazanmasında, bir asırdan beri bilgi ve tefekkürün artması, aydınların konuya
ilgi göstermesi ve geçmişte olduğu gibi sosyal, siyasi ve milletlerarası olaylar
üzerinde dinin belirleyici
gücünün fark edilmesi etkileyici olmuştur.
Tarih
boyunca milletimiz için güç ve moral kaynağı olan İslam dini, kültürümüzde derin
izler bırakmış, kalkınma hamleleri
huzur, saadet, birlik,
beraberlik, düzen ve intizamın ana kaynağı olmuştur. Bundan dolayı Türk
devletleri içinde din hizmetlerini
organize eden kurumlar, devlet mekanizması içinde yer almış ve bu
müesseselere önemli fonksiyonlar yüklenmiştir
Bilindiği
üzere Mustafa Kemal Atatürk'ü n modern Türkiye'nin inşasında ayrı ve müstesna
bir yeri bulunmaktadır. Atatürk, modern Türk devletini, önündeki
bütün düşünsel ve
pratik problemleri büyük
bir ustalıkla ve ileri görüşlülükle çözerek kurmuştur. O, bir taraftan
İslami değerleri devlete temel yaparken,
diğer taraftan çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmek için
köklü reformlara girişerek devlet kurumlarını re-organize etmiştir.
Bunu yaparken milli
ve manevi mirası
asla reddetmemiş, bilakis bu değerleri Batı dünyasını yakalama gayretine
ivme kazandıran bir unsur olarak telakki etmiştir.
Halkçı bir
önder olan Atatürk,
Türk toplumunu çağdaş
uygarlık istikametine doğru dönüştürmek için giriştiği inkılaplarında
öncelikli olarak Türk milletinin köklü
manevi değerlerine dayanmıştır.
Onun belirgin olarak göze çarpan
başarısı, dini doğru bir şekilde anlaması ve ondan ülkenin dirilmesi
ve kalkınması için
hakkıyla yararlanmasıdır. Nutku, söylev
ve demeçlerine baktığımızda
sürekli olarak İslamiyet'e
ait kavramlara demeçlerine baktığımızda sürekli atıfta bulunduğunu
görmekteyiz. bir Konuşmalarında Kur'an ait ayetlerine referansta
bulunmuş, Hz. Muhammed'in hadislerini zikretmiş ve İslam'ın çeşitli meseleleri
ile ilgili bakışını belirtmiştir.
Bu konuşmalardan, Atatürk'ün
dinine bağlı bir
lider, İslamiyet hakkında geniş
ve zengin bilgisi
olan bir kimse
olduğunu anlıyoruz. Konuşmaları dikkatlice
tahlil edildiğinde, onun
din anlayışının çağının mevcut birikiminin çok ötesinde
olduğunu görüyoruz. Dini taassubun çok yaygın olduğu, din adına softaların halk üzerinde tesir ve nüfuz elde ettikleri,
Osmanlı'dan kalma medrese geleneğinin hala direnç gücüne sahip olduğu bir
dönemde aşağıda tafsilatıyla vermeye çalışacağımız fikirleriyle Atatürk, din
alanında da çağdaş
görüşlere sahip olduğunu
ortaya koymuştur. Çünkü onun 1920 lerin koşullarında söyledikleri aradan
bunca yıl geçtikten sonra bugün ülkemizin
ilahiyatçılarının birçoğu
tarafından İslam'ın sahih yorumu olarak ileri sürülmektedir.
Konuyu daha
fazla uzatmadan burada Atatürk'ün din konusunda dile getirmiş olduğu ve
muhtelif kaynaklarda yer verilen
sözlerinden tespit edebildiklerimizi
burada zikretmek yerinde olacaktır:
"Türk milleti
dindar olmalıdır yani,
bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır
demek istiyorum. Bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da
öyle inanıyorum... Din şuura muhalif, ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiııa
etmiyor.
"
"Bizim
dinimiz en tabi ve makul dindir ve ancak bundan
dolayıdır ki son din
olmu~tur. Bir dine tabü olması için akla, fenne, ilme ve mantığa
uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.
"1
"Ey
Arkadaşlar! Tanrı birdir,
büyüktür- Adalet-i ilahiye,
O'nun tecellilerine bakarak
diyebiliriz ki, insanlar iki
sınıfta, iki devrede mütalaa olunabilir, ilk devir insanlığın
çocukluk ve gençlik
deııridir. İkinci devir,
insanlığın kemal devridir.
"
"Ey
millet! Allah birdir, şânı,
büyüktür. Allah'ın selameti,
atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı
Hak tarafından insanlara dini
hakikatleri tebliğe memur
ve resul olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce
malumdur ki Kur'ani azimuşsândaki
nusustur. İnsanlara feyz
ruhu vermiş olan dinimiz son dindir,
temel dindir. Çünkü dinimiz akla mantığa hakikate tamamen uyuyor. Eğer akli
mantığa, hakikate uymamış olsaydı bununla diğer ilahi ııe tabi kanunlar
arasında aykırılıklar olması gerekirdi.
Çünkü bütün kanunları yapan Cenab-ı Haktır.
"2
"Din, bir
ııicdan meselesidir. Herkes
ııicdanın emrine uymakta serbesttir.
Biz dine saygı gösteririz. Dü~ünce
ve tefekküre karşı
değiliz. Biz sadece
din i~lerini, millet ve
devlet i~leriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, kasta ve füle
dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat ııermeyeceğiz.
"3
Din ııardır
ııe lazımdır, Temeli
çok sağlam bir dinimiz var malzemesi iyi. Fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış.
Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı
takııiye etmek lüzumu
hissedilmemi~. Aksine olarak
birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış, Bugün
bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez, Ancak zamanla çatlaklar derinleşerek
ve sağlam temeller
üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır,
"4
"Efendiler.."
Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım
geldiğini düşünmek danışmak için
yapılmıştır. Millet
işlerinde her kişinin zihninin başlı
başına çalışması lazımdır.
İşte biz de burada din ve dünya
için geleceğimiz ve istiklalimiz için ııe en çok milli egemenliğimiz için neler
düşündüğümüzü meydana koyalım, Ben
yalnız kendi düşüncelerimi söylemek istemiyorum, Hepinizin
düşündüklerini anlamak istiyorum. Milli ülküler milli irade yalnız
şahsın düşünmesinden değil tüm millet fertlerinin ülkülerinin toplamıyla
yaratılır...
" "Milletimiz dil ve din gibi kuııvetli iki hazineye
sahiptir. Bu faziletleri
hiç bir kuııvet milletimizin kalp ve vicdanından
çekip alamayacaktır ve alamaz. "5
"Bizim
dinimiz hiçbir ııakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir,
Allah'ın emrettiği şeyi, kadın ve erkek
beraber olarak ilim
ve kültür edinmeleridir, Kadın
ve erkek, bu ilim ve kültürü aramak ııe nerede olursa oraya gitmek ııe onunla dolu olma zorundadır. Îslam ve Türk tarihi
tetkik edilirse görülür ki bugün kendimizi bir türlü kayıtları bağlı
zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar ilim, kültür
ııe diğer hususlarda
erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır, Belki daha ileriye
gitmişlerdir,
"Minberlerin halkın
anlayacağı bir dille
ruh ve dimağa hitab olunmakla
İslam ehlinin ııücudu canlanır, iman
kuvvetlenir, kalbi cesaret
bulur. Fakat buna nazaran
hatiplerin haiz olmaları
lazım gelen özellik yetenek ııe dünyanın gidişini
bilmeleri çok önemlidir.
"
Bizde
ruhbanlık yoktur, Hepimiz eşitiz ve dinimizin ahkamını eşit
olarak öğrenmeliyiz, Her
fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır,
orası da mekteptir, 6,
"Bu başarının,
kutsal topraklarımızı düşman istilasından büsbütün olarak kurtaracak
olan kesin zaferin hayırlı bir başlangıcı olmasını Tanrının lütfundan dilerim.”
"Biz ne Bolşevik'iz, ne de
Komünist: Ne biri, ne diğeri olamayız, Türkler milliyetperııer ve dinlerine
hürmetkar bir millettir, Bizim hükümet şeklimiz tam bir Demokrat Hükümetidir.
"'
Zikrettiğimiz bu alıntılar dikkatlice
tahlil edildiğinde Atatürk'ün zihninde,
1. Dini toplumlar için bir değer kabul
ettiği, bu değerden yoksun toplumların varlıklarını uzun süre devam
ettiremeyecekleri,
2. İslam dini, insan tabiatına uygun
hükümleri ihtiva ettiğini, onda mündemiç tabii
kuralların keşfi için
de gerçek din alimlerine
ihtiyacın olduğu,
3.
İlahi ve tabii kanunlar arasında herhangi bir tezadın bulunmadığı, 4.
Dinin esasının değişmez özelliğe sahip
olduğu, bunun dışında sosyal hayatı
tanzim eden tali kuralların zaman ve mekandaki farklılaşmaya uygun olarak
değişebileceği,
5. Doğru yorumlandığı takdirde dinin
ilerlemeye mani olmadığı,
Şeklinde düşüncelerin yerleşmiş olduğu
sonucuna varılmaktadır.
Atatürk'ün, İslamiyet'in yüzyıllar boyu
oluşan mevzi ve kişisel yorum ve ayrıntılarından ziyade, dinin başlangıçtaki
durumuna ve temel ilkelerine ve kısacası ed-din
kavramına önem vermiş olması önem arz etmektedir. Ayrıca mezkur ifadeler,
ifade sahibinin dinle ilgili gerçekleri tüm çıplaklığı ile bildiğine gayet
güzel delil teşkil etmektedir.
Atatürk hiçbir zaman dine karşı
olmamıştır. Onun mücadele ettiği, din
maskesi altında insanların
sömürülmesi, dini kullanarak
kendine makam, mevki ve çıkar sağlayarak dini yozlaştıranlardır. Onun
gerçek anlamdan neden şikayetçi olduğu hususu, 16 Mart 1923'te Adana'da Türk
Ocağında esnaf ve sanatkarlarla yaptığı konuşmasında ortaya çıkmaktadır:
"Bizi yanlış yola sevk eden
habisler, bilirsiniz ki, büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler saf ve nezih
halkımızı hep şeriat
sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz,
dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti
mahveden, esir eden, harap eden
fenalıklar hep din kisvesi
altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü
hareketi dinle karıştırdılar. Halbuki, elhamdülillah, hepimiz
müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icabını öğrenmek
için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın
babalarımızın kucaklarında verdikleri
dersler, bize dinimizin
esaslarını anlatmaya kafidirler. Buna rağmen hafta tatili, dine mugayirdir gibi
hayırlı, ve akla, dine muvafık meseleler hakkında, sizi iğfal ve idlale çalışan
habislere iltifat etmeyin.
Milletimizin içinde hakiki ve
ciddi ulema vardır.
Milletimiz bu gibi
ulema ile müftehirdir. Onlar
milletin emniyetine ve
ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin: Bu efendi bize
böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyiniz. Fakat suret-i umûmiyede buna da ihtiyaç
yoktur.
Bilhassa bizim
dinimiz için herkesin
elinde bir miyar vardır. Bu
miyarla hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir
edebilirsiniz"8
Bu
sözlerden, Atatürk'ün dar
çerçeveli din anlayışına,
din sömürücülüğüne, taassuba ve yobazlığa
karşı tavır aldığı,
ulusumuzu bunlara karşı uyanık
tutmak istediği açık
ve seçik bir
şekilde bunlara karşı
anlaşılmaktadır.
Bunun
yanısıra Atatürk'ün dinin pratiklerini
yerine getirmeye de karşı olmadığı, görevini aksatmamak kaydıyla
herkesin dini vecibelerini dilediği
gibi yerine getirebileceğini istediği
anlaşılmaktadır: Bir gün Atatürk'ün yakın arkadaşı Necip Ali
kendisine, müşterek dostları Münir Hayri Egeli'nin namaz kıldığını söyler.
Münir beyi sevmeyenler bu durum karşısında kovulacağını düşünürler. Ancak
Atatürk onlara: "Batmak üzere olan
bir gemide bulunsanız, herhalde "Yetiş Ya Gazi! demez, Allah dersiniz.
Bundan daha tabii ne olabilir", der ve Münir beye de dönerek:
"Dünyadaki işlerine zarar vermemek şartıyla namazını kıl, heykel yap,
resim de" cevabını verir.9
Atatürk'ün dine
yaklaşımını doğru anlayabilmek
için onun irtica kavramına hangi
anlamları yüklediği konusunun
bilinmesine ihtiyaç
bulunmaktadır. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, Atatürk dinin ilerlemeye mani
bir unsur olmadığı, bilakis insanları içten kuşatan ve onları manen motive
ederek ilerlemenin temel güdüsünü teşkil ettiği kanaatindedir.
Atatürk irticaı, din karşıtlığı değil,
inkılap karşıtlığı olarak algılamaktadır. Bir söylevinde;
"İnkılabımızın umde-i asliyesi
Türkiye Cumhuriyeti halkının tamamen
"asri" ııe bütün mana ııe eŞkaliyle medeni bir
heyeti ictimaiyye haline
isal etmektir. (Söyleıı ve
Demeçler) "Efendiler, hayatın
felsefesi, tarihin garip tecellisi şudur ki, her iyi, her güzel, her
nâfi şey karşısında, onu imha edecek bir kuııvet belirir, Bizim lisanımızda
buna irtica denir. (İzmir Halkı ile Konuşma, Ankara, 1982,
s. 109). "Milleti
teceddüt vadisinde
durdurmaya çalışmak için
irticâkar fikirler perverde edenler muayyen
bir sınıfa istinad
edebileceklerini zannediyorlar.
Bu katiyen bir
vehimdir, bir zandır"
demektedir (Söylev ve Demeçler).
Atatürk aynı zamanda milli egemenlik
ilkesine karşı çıkışı da irtica olarak değerlendirmektedir:
"Unutulmamalıdır ki,
milletin hakimiyetini bir ~ahısta yahut mahdud şahısların elinde
bulundurmakla menfaat bekleyen
cahil ve gafil insanlar vardır... Bu gibilere
mürteci ııe hareketlerine
de irtica derler. Katiyetle söylerim
ki, hakimiyet-i milliyemizin
her zerresini şu veya bu suretle takyid etmek isteyenler en koyu
mürtecidirler
(Söylev ve Demeçler).
Bunun yanısıra Atatürk din ve devlet
işlerini birbirinden ayrılmasına karşı çıkanları da mürteci olarak
nitelendirmektedir:
"Din, bir
ııicdan meselesidir. Herkes
ııicdanın emrine uymakla serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve
tefekküre karşı değiliz.
Biz sadece din işlerini millet ııe deıılet işlerine
karıştırmamaya çalışıyor, kasda ııe füle
dayanan taassupkarâne hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere
asla fırsat vermeyeceğiz"
(Söylev ve Demeçler).
Bu söylediklerinden anlaşıldığına göre
Atatürk irticaı; ülkenin ihtiyacı olan
iyi, güzel ve
yararlı şeyleri almak
suretiyle yenileşme yolunda yürümemizi engelleyen, milli
egemenlik ilkesine karşı çıkarak saltanat ve hilafetin geri gelmesini istemek,
din istismarcılığı yaparak din işleri
ile devlet işlerini birbirinden
ayırma projesine karşı
tavır sergilemek ve bundan politik çıkar ummak biçiminde
kendini gösteren her türlü fiil ve davranışın adı olarak algıladığı sonucuna
varmak mümkündür.'°
İslâm tarihine baktığımızda dinde
politik çıkar, ya da maddî kazanç
sağlamak isteyenler daima toplumların inançlarını sömürdükleri, ayrıca, kara cehalet
içerisinde bırakılan halkın, gerçek din ilkelerinden gittikçe
uzaklaştırıldıklarına şahit olmaktayız. taassubun da
doğurduğu menfi sonuçlara dair
tarihi belgeler ortadadır. Örnek verecek olursak: 1831 yılında veba gibi korkunç ve öldürücü bir
hastalık Türkiye'nin sınırlarına dayanmıştır. Osmanlı Hükümeti, bu öldürücü
salgın hastalığa karşı halkı korumak
için gemilerin karantina
altına alınmasına karar
verir. Fakat toplumda etkili ve
belli bir gücü bulunan tutucu kimlikli kimseler: "Bu bidattır; karantina
denilen şey Frenk âdetidir. Ehl-i Islam
dininde buna riayet asla caiz değildir" diye baş kaldırmışlardır.
Devlet; sağlık, akıl, şeriat yollarının
hepsine başvurduğu halde
"İstemeyiz"
gürültüsünü bastıramamıştır.
Bu yüzden tam
7 yıl vapurlara
karantina uygulanamamıştır.
Tutucular karantinaya karşı direnişini sürdürdükleri için hükumet 1838
yılında Takvim-i vekai gazetesinde "edille-i şeri'ye ve Akliye" yani
Şer'i ve Akli Deliller başlıklı bir yazı yayınlatmak durumunda kalmıştır.11
Hülasa, yukarıda
anlatılanlar Atatürk'ün dindar ve sağlıklı bir din anlayışına sahip olduğunu
açık bir Şekilde gözler önüne sermektedir. Hal böyle iken
bazı kesimlerce ortaya
atılan “Atatürk'ün yeni Türkiye'yi kurarken ve inkılaplarını yaparken
İslam dini hakkındaki tümüyle olumlu sözlerinin, Cumhuriyet
rejiminin kurulmasında ve
inkılapların yapılmasında,
karşılaşılabilecek kitle engelini
yumuşatmak amacıyla
söylenmiş olduğu" şeklinde
fikirleri, kabul etmek
mümkün değildir, Bunların tümüyle
hayal mahsulü ve
maksatlı olduğu açıktır.
Çünkü Atatürk'ün bir din aliminin ki kadar doğru dinle ilgili bu
sözleri, ancak samimi bir dindar ve gerçek bir yurtsever ve halkçı kimseden
sadır olabilir.
Türkiye Cumhuriyetinin
kurucusu ATATÜRK, her alanda olduğu gibi milletimize İslam Dininin
temel esaslarının ve
bid'atlardan arındırılmış olarak
ve girmiştir doğru kaynaklardan sunulabilmesi için büyük gayretlere girmiştir.
Onun Meclis Başkanlığı
döneminde 03 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 429 Nolu Kanunda Diyanet İşleri
Başkanlığı kurulmuş, dini müesseselerin, cami
ve cami ve mescitlerin
yönetimi, müftü, vaiz,
imam-hatip ve müezzin- kayyımların tayin ve azilleri bu
teşkilata verilmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığının
kuruluşunun 2. yılında 21 şubat 1925 tarihinde
bütçe müzakerelerinde, “dini
neşriyat" üzerinde durulmuş, Kur'an-ı Kerim
meali ve tefsirinin,
hadis-i şerif tercemelerinin devlet tarihinde imkanlarıyla yaptırılması
kararlaştırılmış ve bu iki işin masrafları için o günün maddi
imkansızlıkları içinde Diyanet bütçesine 20 bin
liralık ek ödenek konulmuştur.
Neticesinde, Elmalı Hamdi
YAZIR'ın hazırladığı "Hak Dini Kur'an Dili, Yeni Mealli Türkçe
Tefsir" adlı 9 ciltlik meal ve tefsir ile, Ahmet Naim ve
Prof.Dr.Kamil MİRAS'ın hazırladıkları" Sahih-i Buhari
Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi" adlı 12 ciltlik hadis
tercemesi ortaya çıkmış, tüm
masraflar devlet bütçesinden karşılanmıştır.
Sonuç olarak şunları söylemek mümkündür: Mustafa
Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılacağı 23 Nisan 1920
Cuma günü, yurdumuzun her köşesinde Milli ve dini törenler yapılması maksadıyla
uzun bir program hazırlamış ve bu
büyük tarih olayının bütün
milletimize yüksek bir heyecanla duyurulması hususunda
bir tamim yayınlamıştır. Yayınlanan bu tamimde Meclis'in açılışının,
özellikle kutsal gün olan Cuma günü yapılacağı, manevi bir güç sağlaması
bakımından Hacı Bayram Veli Camiinde
kılınacak Cuma namazını
müteakip Kur'an okunup,
dualar yapılacağı ve bilahare Meclis'e gidilerek dua okunup kurban
kesileceği, Meclis'e gidilmeden önce hatim okunacağı, ancak; hatimin son
bölümünün Meclis'in önünde okunacağı, yurt sathında da Kur'an ve hatim
okunacağı ve Salavat-ı Şerife
getirileceği, ayrıca Cuma
namazından önce uygun suretle
mevlidi şerif okunacağı belirtilmiştir 12
Bu tamim gereğince de, 23
Nisan 1920 Cuma günü Ankara'nın Ulus semtinde Hacı Bayram Veli Camiinde kılınan Cuma Namazından sonra Peygamberimizin Sancak-ı
Şerif-i ve Sakal-ı Şerif-i taşınarak tekbirlerle, salat-ü selamlarla, şimdi
Ulus meydanı altında müze olan Meclis binasına gelinmiş, kesilen kurbanlardan,
yapılan dualardan sonra saat 13.45'ten en yaşlı
üye olan Sinop
Milletvekili Şerif Beyin Başkanlığında 120 Milletvekiliyle Türkiye Büyük Millet
Meclisi açılıp tarihi görevine başlamıştır.
Devlet
ve millet adına modern Türkiye'yi inşa
etmek üzere yola çıkan Mustafa Kemal ATATÜRK, her halükarda Türk toplumunun tarihi
değerleri ile İslam'ın bütün değerlerine bağlı kalmış ve önüne geçtiği milletin mensubu
olduğu dil, din, tarih, sanat, kültür değerlerine ilgisiz kalmayı ve onları
silip atmayı hiçbir zaman düşünmemiştir.
Mehmet Emin BAYAR
Din
Hizmetleri Müşaviri
1- Sadi Borak, Atatürk ve Din, Istanbul,
1962.
2-
Atatürkü'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 11. s. 94-95
3- Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1971
4- Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1971
5- Atatürk'ün Söyleve Demeçleri, Türk İnkılap tarihi Enstitüsü Yayınları,
Ankara, 1952, c. ıı, s.95
6- Atatürkün Söyleve Demeçleri, Türk fnkılap tarihi Enstitüsü Yayınları,
Ankara, 1952, c. II, s. 98
7- Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1971
8- Bkz. Sadi Borak, Atatürk ve Din, İstanbul, 1962.
9- Sadi Borak, Atatürk ve Din, İst, 1962
10-Bkz. Mehmet S. Aydın,
"İrtica'ya İlişkin Bazı Düşünceler", Doğu Batı, 1998, sayı: 3, s.
52-53
11- Bkz. Doç. Dr. Neda Armaner, Atatürkçülük, Genel Kurmay Başkanlığı, 1984,
s. 321-336
12- Belgelerle Türk Tarihi Dergisi Say: : 23, Sahife 4-5
|